HALA İNANIYOR MUSUNUZ?

0
21

HALA İNANIYOR MUSUNUZ?

Tarih 16 Temmuz 1974 idi.

O gün, Türkiye Cumhuriyeti Devleti 20 Temmuz’da Kıbrıs’a müdahale etme kararı aldı.

Güya bu karar “Çok Gizli”ydi.

Müdahale kararının alınmasının üzerinden sadece 24 saat geçmişti ki; Mersin’de faaliyet gösteren ve en büyük ortağı bir İngiliz petrol şirketi olan ATAŞ Rafinerisi; birden bire revizyona girme kararı alarak, Jet yakıtı üretimini tak diye durdurdu iyi mi?

Bu gelişme, Türk Hava Kuvvetlerinin elindeki stok bitince, harekat sırasında jet yakıtı çok büyük sorun olacak demekti!

İki gün daha geçti. Bu kez de, Lefkoşa Havaalanı’na arka arkaya 12’den fazla Yunan nakliye uçağı indi. İçleri; Yunan komando subay ve erleri ile silah ve mühimmat doluydu! Takvimler 19 Temmuz 1974’ü gösteriyordu.

Aynı gün Libya Lideri Muammer Kaddafi’den Türk Hükümeti’ni çok duygulandıran bir mesaj geldi. “Her ihtiyacınızı karşılamaya hazırım. Uçak yollayın, istediğiniz silah ve mühimmatı biz verelim.”

Dahası var.

Bu mesajı gönderen Kaddafi; aynı zamanda içi Jet yakıtı ile dolu dev bir yakıt tankerini Mersin’e doğru yola çıkarmıştı.

Derken, planlandığı üzere 20 Temmuz günü Kıbrıs Türk Barış Harekâtı başladı…

Aynı gün saat 18.00 sularında, bir gün önceden koltukları sökülerek nakliye uçağına dönüştürülen dört adet DC-9 tipi Türk Hava Yolları Uçağı Libya Bingazi Vilesu Havaalanı’na indi. Gece boyunca uçaklara toplam 20 ton; roketatar mühimmatı, uçaklar için motor yağı, napalm malzemesi ve top mermisi yüklendi. Bu uçaklar, 21 Temmuz günü Ankara’ya döndü. Ertesi günü bir uçak daha gönderildi.

O uçaklara mühimmat sandıklarını bizzat sırtlayarak taşıyanlardan birisi de Muammer Kaddafi idi…

Harekatın ikinci günüydü, Kaddafi Türk maslahatgüzarını çağırdı ve dedi ki; “Olayları yakından takip ediyorum. Bu durumda büyük devletler hemen yedek parçayı falan keserler. Hangarlarım açıktır. Neye ihtiyacınız varsa alabilirsiniz. Bizde olmayan bir şeyi de gerekli görürseniz, söyleyin, derhal biz sizin için alalım.”

Aradan yıllar geçti…

29 Kasım 2010 tarihinde; Kaddafi tarafından, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na “İnsan Hakları Ödülü” verildi.

Başbakan Erdoğan bu ödülü “Biz birbirimize sırtımızı dönemeyiz” diyerek aldı.

Aradan yaklaşık dört ay daha geçti; 19 Mart 2011 tarihinden itibaren NATO tarafından Libya’ya müdahale edildi. Türk Hükümeti; önce “NATO’nun Libya’da ne işi var?”, sonra da “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için oraya girmelidir” gibi çelişkili açıklamalar yaptı!

Sonra?

Sonrası şu: Türk Hükümeti ve o hükümetin başındaki “Biz birbirimize sırtımızı dönemeyiz” diyen Erdoğan; Libya Lideri Kaddafi’nin, linç edilerek öldürülmesiyle sonuçlanan sürecin içerisinde (Zamanında Kaddafi’nin yardımına koşup güçlendirdiği Türk Ordusu’nu da aktif bir şekilde kullanarak) bizzat yer aldı!

Çünkü Türk siyasetçileri için “vefa” kelimesi, artık sadece İstanbul’da bir semt isminden ibaretti.

Siyasette ve devletlerarası ilişkilerde verilmesi gereken mesajlar bazen subliminal yollarla da verilebilir.

Eğer bu mesajları fark eder ve doğru algılayabilirseniz, işte o zaman mesajı gönderenin gerçek niyetini de anlayabilirsiniz.

Mesela birkaç örnek:

12 Eylül 1980 askeri darbesini yapanlardan hesap sorulacağı vaadi ile yapılan referandum 12 Eylül 2010 tarihinde yapılmıştır…

Mesela; “28 Şubat Post Modern Darbesi” veya süreci olarak bilinen süreçte 1997 yılında Sincan sokaklarında tankları yürütülen birliğin komutanı, hesap sorulacağı gerekçesiyle 28 Şubatın yıldönümünde tutuklanmış ve Sincan Cezaevine konulmuştur.

Bu iki örnekte aslında çok birşey yok. Olsa olsa ego tatmini ve tabana mesaj yani.

Ama dahası var.

Mesela; Trabzon’daki Sümela Manastırı; Türk Hükümetinin aldığı kararla 15 Ağustos 2010 tarihinde Hıristiyanların ibadetine açıldı.

“E ne var bunda?” demeyin.

Çünkü bu tarih (15 Ağustos 1461), aynı zamanda Trabzon ilimiz ve çevresinin, Fatih Sultan Mehmet Han tarafından fethedilerek “Trabzon Rum İmparatorluğu”nun tarihe gömüldüğü ve oradaki manastırların da kapatıldığı bir tarihtir.

Aynı şekilde, Van Akdamar Kilisesi’nin Ermeni Hıristiyanlarının hizmetine açıldığı tarih de 19 Eylül Gaziler Günü’dür.

Mesela; Atatürk’ün ‘Gençliğe Hitabesi’nde yaptığı: “Aziz vatanın bütün tersanelerine girilmiş olabilir” uyarısına rağmen, 16 Mayıs’ta (1919) Mustafa Kemal’in “Bandırma Vapuru”yla Samsun’a gitmek üzere yola çıktığı günün tıpatıp aynısı olan 16 Mayıs (2010) günü “Bandırma Limanı”yla “Samsun Limanı” ikisi birden satılmıştır.

Mesela: AKP Hükümeti tarafından; kamuoyunda “Kürt Açılımı” olarak bilinen açılım ile ilgili görüşmeler TBMM’de 10 Kasım 2009 tarihinde başlatılmıştır.

Birçok Türk aydını tarafından, Atatürk’ün kurduğu üniter yapıya sahip “Milli Türk Devleti’nin Mezarının Kazılması Projesi” olarak algılanan projenin TBMM’de Atatürk’ün ölüm günü olan 10 Kasım tarihinde açıklanmış olması bir tesadüf müdür?

Mesela: Daha önceleri terör örgütü ve onun elebaşısı ile görüşüldüğünü gizleyen Türk Hükümeti tarafından; Terör örgütüyle alenen görüşüldüğünün açıklamasının ardından 04 Ocak 2013 tarihinde, Öcalan ile görüşmek üzere, devlet destekli olarak İmralı Adası’na ilk gidenler kimlerdi biliyor musunuz?

Hadi biz hatırlatalım, BDP Milletvekilleri Ayla Akat ATA ve Ahmet TÜRK oldu.

Yani bir bakıma PKK Açılımında, İmralı’ya Apo’nun ayağına giden ve Apo ile ilk görüşmeyi yapan; Ata ile Türk oldu. Yani Ata+Türk oldu…

Mesela; Cumhuriyetimizin ve parlamenter sistemin oylanarak tarihe karıştırıldığı 16 Nisan 2017 referandumu; tam da Hıristiyanlar için “diriliş”i sembolize eden Paskalya Bayramı gününe denk getirilmiştir. (Sizce “Diriliş Ertuğrul” dizisinin ateşli izleyicilerinin kaç tanesi bu mesajın farkına varabilmiştir?)

Bir misal daha verelim ve isterseniz bu mevzuyu kapatalım.

Camilere, Cuma namazlarına ve hutbelere Türk ve Atatürk’ün isimlerini dahi sokturmayan Diyanet İşleri Başkanı ne yaptı?

Sırtına Cumhuriyet’in verdiği makam cübbesini giydi, başına makam sarığını taktı, koltuğunun altına muhtemelen Diyanetin parasıyla alınmış hediye kitapları da alarak, yine Cumhuriyet’in tahsis ettiği lüks makam arabasına bindi ve bir 9 Kasım günü Fesli Kadir’in evine ziyarete gitti!

Ziyarette çekilen fotoğraflar ise tam da 10 Kasım günü medyaya servis edildi.

Kim bu Fesli Kadir?

“Kurtuluş Savaşı’nda keşke Yunan galip gelseydi” diyen azılı bir Türk düşmanı ve “Her 10 Kasım günü saat 9’u 5 geçe kenefe gidin” diyen kindar bir Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı!

Böylesine Türk, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı birisini ziyarete giden kim?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Diyanet İşleri Başkanı…

Lütfen düşünün…

Peki, bu mesajlar kime?

Kör göze parmak misali bu ayarlanmış tevafuklar ne için?

Dün öyle bugün böyle tarzı açıklamalar, fırıldak misali yön değiştirmeler ve dahi sürekli Türk milletine zarar veren kandırılmalar ne anlama geliyor? Bu gizli mesajları verenler kime, kimlere selam çakıyorlar, kimlerin değirmenine hangi ihanetin suyunu taşıyorlar?

Sürekli kandırıldık ve aldatıldık diyenler gerçekten salak mı? Yoksa milleti salak yerine koyan uyanıklar mı?

Lütfen tekrar düşünün.

Yahu kuzum!

Siz hala bunların, YERLİ ve MİLLİ olduklarına inanıyor musunuz?

CEVAP VER