EBU ZER OLABİLMEK

0
67

EBU ZER OLABİLMEK…

Bir dönemin muktedirinin adı “Muaviye bin Ebu Süfyan” idi…

“Kılıç artığı” Ebu Süfyan’ın oğluydu.

Halife Hz. Osman’ın yeğeniydi.

Torpilli olarak Şam valisiydi.

Hz. Osman tarafından Hama, Humus gibi yerlerin de kendi idaresine verilmesiyle, hemen hemen bütün Suriye topraklarına hükmetmeye başladı.

Derken Kıbrıs’ı fethetti ve adayı yıllık 7 bin 200 altın çok ağır bir vergiye bağladı.

Bu kadar vergi İslam’a göre zulümdü! Ama ne yaparsınız ki, Altın’ın parıltısı göz kamaştırıyor ve şıngırtısı da kulağa hoş geliyordu.

Artık devletin parasıyla baya zengindi. Tabi şeytana kul olmuş her fani gibi, o da bu zenginliğini gösterişe ve şaşaaya dönüştürmek istedi.

Veee…

Görkemli bir saray yaptırmaya başladı.

Adı, “Qasru’l-Beyza” idi…

Yani, “AK SARAY”

İslam tarihinde bir ilk olacaktı…

Mimarisinde Roma-Bizans ve Fars-Sasani etkisinin görüldüğü bu gösterişli sarayın çevresi surlarla çevriliydi. İçinde taht odası, hamamlar, kabul salonları vardı. Duvar yüzeylerinde hiçbir yerde boşluk yoktu; her biri özenle bir nakış gibi işleniyordu.

Sarayın inşaatıyla birlikte itirazlar da yükseldi.

Muhaliflerin başını o sırada Şam’da sürgünde bulunan Ebu Zer çekiyordu.

Hakkın yanında ve batılın karşısındaki abidevi direnişi ile tarihe geçen Ebu Zer…

Kâbe’de ilk defa açıktan ayet okumaya cesaret eden Ebu Zer…

“Allah’a yemin olsun ki, kılıcın keskin tarafını boynuma dayasanız ve ben de o anda bir hakikati dile getiriyor olsam, bunu yaparım asla geri durmam” diyebilecek kadar hak yolunun “Serden Geçti”si bir Ebu Zer…

Ebu Zer ve onun gibi hak yolunun sevdalıları, bu Muaviye’nin şaşalı yaşantısından ve Roma özentisinden oldukça rahatsızlardı.

Muaviye ise sarayını öylesine önemsiyordu ki, neredeyse tüm vaktini sarayın yapımını izleyerek, Bizanslı ve Farisi mimarlardan bilgi alarak geçiriyordu. Sarayı, saltanatının nişanesi gibi görüyordu. Hiçbir gecikme ve aksilik istemiyordu. Hiçbir masraftan da kaçınılmıyordu.

Ebu Zer ise, Allah’ın doğrularını her yerde haykırmaktan vazgeçmedi; yolda, mescitte ve dahi bizzat Muaviye’nin karşısında…

Evet, bizzat Muaviye’nin karşısına dikildi ve:

“EY MUAVİYE! EĞER BU SARAYI KENDİ PARANLA YAPIYORSAN, İSRAFTIR; YOK EĞER HALKIN PARASIYLA YAPIYORSAN BU İHANETTİR!” dedi.

Hatta rivayetlere göre, öfkesini kontrol edemeyip sarayı taşladığı oluyordu.

Önce… Muaviye onu duymazdan ve görmezden gelmeye çalıştı.

Fakat Ebu Zer’in etrafında oluşmaya başlayan kalabalıklar onu baya endişelendi.

Bu sefer de Ebu Zer ile arasını düzeltmek için o hak yolcusuna rüşvet vermeyi denedi.

Oysa Ebu Zer; öldüğünde sarılacağı kefenin dahi devlet malı olmamasını vasiyet eden bir gönül zenginiydi.

Böyle bir gönül zenginine, görevlendirdiği bir kölesi ile içi çil çil altınlarla dolu bir kese gönderdi. Köle, Ebu Zer’e yalvardı: “- Ben bile köleyim; beni kabul etmezseniz canımdan olabilirim.”

Ebu Zer’in cevabı net oldu:

“- Eğer bunu kabul edersem o zaman ben bir köle olurum.”

Muaviye vazgeçmedi; Ebu Zer’i evine davet edip tehdit etti:

“- Eğer Halife Osman’ın izni olmadan bir peygamber sahabesini öldürecek olsaydım, bu sen olurdun! Yoksul tabakayla aramı açıyorsun; onları bize karşı ayaklandırıyorsun; seni öldürmek için izin almalıyım!”

Ebu Zer rahattı: “-Eğer Allah’ın Resulü’nün sünnetine uygun davranırsan seninle bir sorunum olmaz.”

Bu cevabın sonunda, zaten Şam’da sürgünde olan Ebu Zer, tekrar sürgün edildi ve Medine’ye döndü.

Ancak burada da Ebu Zer; yanlış bulduğu her şeyi korkusuzca haykırmaya devam etti…

Ve üçüncü kez sürgün edildi…

Medine yakınlarındaki Rebeze Çölü’ne sürüldü.

İddiaya göre Ebu Zer, sürgün yolunda kendine refakat eden askerler tarafından dövülerek öldürüldü. Yıl, 652 idi. Birkaç farklı yerde kabri vardır. Fakat rivayete göre, Adıyaman’ın Kâhta İlçesi Ziyaret Köyü’ne gömüldü.

Adıyaman/Kâhta Ziyaret Köyü’nde bu Ebu Zer’e ait olduğu iddia edilen ve Sultan 4. Murat tarafından Bağdat seferi dönüşünde inşa ettirilen bir türbe bulunmaktadır. Fakat türbenin durumu içler acısıdır.

Halktan ve yerel medyadan gelen tepkiler üzerine, İşte o türbe; Vakıflar Genel Müdürlüğü’ tarafından onarılmak üzere 2012 tarihinde ihale edildi. Fakat aradan yıllar geçmesine rağmen o küçücük türbenin onarımı bir türlü bitirilemedi!

Çünkü o dönemde kimileri, başka bir yerde ve başka bir Ak Saray’ı yaptırmakla meşguldü…

Sürgünden sürgüne sürülmüş olsa da, vurgun vurgun vurulmuş olsa da ve hatta bir garip gibi gömülmüş olsa da…

Ebu Zer olabilmek önemlidir.

Çünkü baskı ve zulümleri ancak Ebu Zer’ler durdurabilir.

Çünkü kin ve nefretin karşısında ancak Ebu Zer’ler durabilir.

Sövülseler de,

Sürülseler de,

Vurulsalar da,

Dövülerek öldürülseler de,

Bu millete ancak Ebu Zer’ler ümit olabilir.

Unutmayın ancak ve ancak Ebu Zer gibiler menzile varabilirler.

Peki, Türk milletinde bu zerler yok mudur?

Elbette var.

Bir Köroğlu var ki, dillere destan…

“Tüfek icat oldu mertlik bozuldu” dese de, mertliğini hiç kaybetmeyen ve zulüm karşısında çelik bir mızrak gibi şaha kalkan kahraman.

  • “Çardaklı Çamlıya kaçmışım diye,
  • Kızılbaş diyorlar içmişim diye,
  • Padişaha savaş açmışım diye,
  • Her adımda tuzak kurulur bana!
  • Köroğlu’yum kayaları yararım,
  • Hakkın kılıncıyım Hakkı ararım,
  • Şahtan padişahtan hesap sorarım,
  • Uykudan uyananlar katılır bana…” diyen inançlı ve yürekli bir yiğit…

Evet, uykudan uyananlar Köroğlu’na katılır, katılır da zulmün ve zalimin üzerine atılır. Bugün hala her düğünde ve her dernekte ayaklarımızı yere vura vura oynadığımız Köroğlu oyunu bunun bir kanıtı değil midir? Müziğinin tüyler ürperten her tınısı ve yere vurduğumuz her ayak darbesi hak adına bir başkaldırı değil midir?

  • “Yanar ateş erir demir,
  • Soyumuz Yafes’ten gelir,
  • Türk’üz umut dergâhında,
  • Bir bir birleşiriz,
  • Yedi cihan bir olsa da
  • Her biriyle güreşiriz” diyen ve Rus zulmüne başkaldıran bir Şeyh Şamil yok mu? Bir Kazan’lı Bahadır Şah yok mu?
  • “Okuduğun tutmaz oldu âlimler
  • Kalktı da adalet, arttı zulümler
  • Terlemeden mal kazanan zalimler
  • Can verirken soluması zor imiş” diyerek tarafını açıkça ilan eden bir Dadaloğlu…
  • “Belimizde kılıcımız Kirmani
  • Taşı deler mızrağımın temreni
  • Hakkımızda devlet etmiş fermanı
  • Ferman padişahın, dağlar bizimdir” diyebilecek kadar kararlı Dadaloğlu yok mu?

Elbette var, üstelik daha niceleri var. İnanın bilinmeyenleri bilinenlerinden daha çok.

İşte bir kararlılık abidesi daha, işte hak ve adalet için gemileri yakan bir yolcu.

  • “Kadılar müftüler fetva yazarsa,
  • İşte kement işte boynum asarsa,
  • İşte hançer işte başım keserse,
  • Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” diyen ve en az Ebu Zer kadar serdengeçti bir Pir Sultan Abdal…

Bildiğinden Şaşmayan ve bu uğurda dönemin siyasi iktidarını dahi karşısına alan gerçek bir hak aşığı ve gerçek bir sanatçı Âşık Veysel…

Evet, Âşık Veysel var.

Oğlu Bahri Şatıroğlu’nun “… babamın bu ovadan (Şarkışla) dışarı çıkmasını, çalıp söylemesini yasakladılar” dediği Âşık Veysel çıktığı bu hak yolunu bakın nasıl anlatıyor:

  • “Demokrasinin budur rejimi,
  • Vatan milletindir, kim kovar kimi?
  • Sıkma savcıları, kovma hâkimi,
  • Şekavet yok, adalet var bu yolda.
  • Radyo denilen milletin malı,
  • Neşriyatlar tarafsızca olmalı,
  • Hâkimiyet milletindir bilmeli,
  • Esaret yok, hep millet var bu yolda,
  • Milletsiz bir devlet yoktur olamaz,
  • Eğri bakan aradığın’ bulamaz,
  • Hiçbir parti ebediyen kalamaz,
  • Şikâyet yok, nihayet var bu yolda.
  • Veysel söyler ama duyulmaz sesi,
  • DOĞRU DİYENE DİYORLAR ASİ!
  • Böyle değildi şu demokrasi,
  • ‘Tahkikat’ yok, hürriyet var bu yolda…” Daha ne desin Veysel?

Daha niceleri var demiştik ya…

Şüphesiz ki, Anadolu coğrafyasının en büyük Ebu Zer’i Mustafa Kemaldir.

Söyleyin bana, O’nun kadar zulme karşı çıkan var mı?

O’nun kadar esarete karşı savaşan var mı?

O’nun kadar hakka tapan var mı?

O’nun kadar cesuru ve onun kadar yeteneklisi var mı?

Kendisi Padişah olup, halkı da kul etmek varken; son nefesine kadar milli egemenlik için çalışan onun gibi bir başkası var mı?

O’nun kadar milletini seven var mı?

Sorarım size, O’nun kadar net, O’nun kadar tarafı belli olan var mı?

Elbette ki yok.

Modern Muaviyeler ve çağın Yezitleri, işte onun için O’na düşmandır.

Çünkü O, aynı bir Ebu Zer gibi; ölümünün üzerinden tam 80 yıl geçmiş olmasına rağmen, geride bıraktığı kutlu ülküsü ve manevi mirası nedeniyle, hala daha Muaviyelerin, Yezitlerin ve Nemrutların önündeki en büyük engeldir.

İşte bu nedenle Ebu Zer olabilmek önemlidir.

Milletin parasıyla kendilerine israf sarayları yapanlara karşı Ebu Zer,

Ensara, sansara karşı Ebu Zer,

Fitneye, fesada, yalana ve talana karşı Ebu Zer,

Aldatanlara ve aldananlara karşı, tek adamlığa ve diktatörlüğe karşı Ebu Zer,

Haksızlığa ve zulme karşı Ebu Zer,

Zalimlere, yolsuzlara, soysuzlara, arsızlara ve hırsızlara karşı Ebu Zer.

Ülküsünü satanlara karşı…

Türk milliyetçiliğini ayaklar altına alanlara karşı…

Milleti karpuz gibi bölenlere karşı…

Türk adını silenlere karşı…

Türk düşmanları ile kol kola girenlere karşı…

Ebu Zer’e düşmanlık edenlere karşı, Ebu Zer.

İnsanlık için, iyilik için, güzellik için, doğru için, hak ve adalet için…

Evet, Ebu Zer olmak önemli.

Ama unutmayın.

Ebu Zer olarak kalabilmek çok daha önemli.

Çünkü koyu karanlıklar içinde, ancak Ebu Zer gibiler güneş olabilirler.

CEVAP VER