AVRUPA BİRLİĞİ Mİ, TÜRK BİRLİĞİ Mİ?

0
96

ab-mi-turk-birligi-mi

AVRUPA BİRLİĞİ Mİ, TÜRK BİRLİĞİ Mİ?

“Devlet Geleneği En Güçlü Türk Devleti AB Kapısında Beklerken”

(Türkiye AB’ye Üye Olabilir mi?)

(Peki,) RÜYALARIMIZI SÜSLEYEN TÜRK BİRLİĞİ MÜMKÜN MÜ?

Bugün için boğuştuğumuz en büyük sorunlarımızdan biri de Avrupa Birliği (AB) sorunudur.

Türkiye iyi niyetle 31 Temmuz 1959 tarihinde AB’ye (AET) üye olmaya karar vermiş ve gümrük birliği sürecinden itibaren bu uğurda büyük çabalar sarf etmiştir.

(Kolay değil aradan tam 57 yıl geçmiş…)

Ancak geldiğimiz nokta göstermiştir ki AB’ye üye ülkeler Türkiye’nin onlara karşı takındığı samimi tavırlar içerisinde değillerdir. Hiçbirisinin amacı Türkiye’yi kendileriyle eşit statüde bir AB üyesi haline getirmek değildir.

(Peki, ya nedir?)

Bir kısmının amacı, ülkemizi çok daha fazla sömürülen bir ülke haline getirerek kendileri açısından daha çok fayda sağlamak, bir kısmının amacı ise, er ya da geç Türkiye’ye Sevr şartlarını kabul ettirmektir.

Görülen odur ki; eğer biz Türkler, milli benliğimizden ve kültürümüzden vazgeçersek ancak o zaman AB üyesi olabileceğiz.

Zaten bu durumu AB ülkeleri pek de saklamamaktadırlar.

Nitekim Avrupa Birliği Parlamentosu Dışişleri Komisyonu (AFET), Hıristiyan Demokrat grup üyesi Hollandalı parlamenter Arie Oostlander tarafından 2003 yılında hazırlanan Türkiye Raporu’nda; ”AB’nin siyasi değerleri, Yahudilik ve Hıristiyanlık kültürüne dayanmaktadır, ancak bu değerler İslam ağırlıklı bir toplum tarafından da kabul edilebilir” denilmiştir. Fakat “Müslümanlar ve Hıristiyanlar demokratik bir ortamda kendi inanç ve kültürlerini koruyarak birlikte yaşayabilirler” denilmemiştir.

Aynı raporda Kemalizm AB’ye girişte bir engel olarak gösterilmiş ve Türkiye’nin ”Kemalizm’i değil, demokratik Avrupa ilkelerini temel almış yeni bir Anayasa oluşturması gerektiği” ifade edilmiştir.

Ayrıca Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Türk halkı tarafından güvenilir bir kurum olarak görülmesi eleştirilmiş ve Türk ordusunun, AB ülkelerindeki gibi bir şekil alması gerektiği ifade edilmiştir. (Sanırım bugün gelmiş olduğumuz nokta itibariyle en azından ordu konusunda hedeflerine ulaşmış durumdalar.)

Fakat düşünelim, o zaman AB’ye giren biz mi olacağız? Yoksa tamamen asimile olarak yozlaşmış ve başka bir mahiyete bürünmüş başka bir topluluk mu?

“Avrupa Birliği sürecinde bugüne kadar Türkiye’ye kabul ettirilen şartlara dikkat edildiğinde, bunların aslında Sevr ile getirilen şartların yumuşatılmış biçimleri olduğu görülecektir.

1920’de silahla dayatılan etnik kimlikleri ayrıştırma ve Türkiye’yi parçalama hesapları; şimdi bizzat Türk Parlamentosu kullanılarak gerçekleştirilmek istenmektedir. Bu operasyonda ‘Avrupa Birliği’ne girerek bütün dertlerden kurtulmak’ gibi bir cennet de vaat edilmiş; halkın gözü böylece bağlanmıştır. Dönem tam da Büyük Türk Hakanlığı’nın (Göktürkler) yıkılma sürecinin başladığı döneme benzemektedir. O günkü Çin’e girip kurtulma dürtüsünün yerine şimdi AB’ye girip kurtulma modeli oturtulmuştur.”

(Oysa) Türkiye için “AB üyeliği bir dış politika seçeneği değil, bir yönetim seçeneğidir. Atatürk’ün kurduğu bağımsız, egemen ulus devlet terk edilerek AB’ye katılacağız ve AB’nin en azından vasalı olacağız. Yapılmaya çalışılan çok büyük ve tarihi bir dönüşümdür. 1500 yıldır mücadele ettiğimiz, daha hakçası savaştığımız bir topluluğun içine entegre olmak üzere girmek istiyoruz.

Türk devriminin kendi özgün yapısını koruyarak gerçekleştirdiği kültür atılımı yerine, batı kültürüne entegre olunacak. Bu gerçek yadsınamaz/yadsınmamalı.

Çünkü Çin içinde eriyen Tabgaç Türkleri örneğini unutmamalıyız. Çünkü eğer olursa bu süreçte, Türk bayrağı Hıristiyanlık simgesi bir bayrağın yanında eyalet bayrağı, okul flaması durumuna düşürülüyor.”

AB ülkeleri tarafından sürekli olarak çifte standartlara tabii tutulan ve gerçek anlamda hiçbir zaman adam yerine konulmak istenmeyen Türkiye; çıkarttığı birçok AB uyum yasasıyla, her geçen gün kendi ayağına kurşun sıkmaya devam etmektedir.

PKK’nın ve yandaşlarının; AB uyum yasalarının kendilerine sağladığı manevra alanı sayesinde, rüyalarında görseler inanamayacakları konumlara geldikleri inkâr edilemez.

AB katılım sürecini destekleyenlerin; Türkiye’nin AB’ye girmesi halinde, kalabalık nüfusu nedeniyle AB içerisinde baskın bir temsil hakkı olacağı tezi de geçersiz bir tezdir. Çünkü, bu konuda AB çevrelerinde; mevcut karar mekanizmalarının gözden geçirilmek suretiyle tehlike olarak görülen bu duruma çareler arandığı, aranacağı ve aranan çarelerin de bulunacağı bilinmelidir.

Yine bilinmelidir ki, AB’ye girilmesi halinde; ülke sınırları içerisinde merkezi kamu otoritesi dönüşecek, yerel yönetimler ve baskı grupları etkin hale gelecektir (Müzakere Çerçeve Belgesi md. 8). Azınlık haklarının AB’nin denetimi altında bulunması düşünülmektedir (Müzakere Çerçeve Belgesi md.4, 6/ Kopenhag Siyasi Kriterleri). AB’nin “Entegre Sınır Yönetimi” projesi sonuçlandığında; sınırlara hâkim olma inisiyatifi AB kurumlarına ait olacağından, Türkiye’nin sınırları konusunda bağımsız milli politikalar izlemesi mümkün olmayacaktır. Milli egemenliğin en önemli koşullarından biri olan “dışarıdan müdahale yasağı” prensibi ortadan kalkacağından, AB’nin uluslar üstü yapısı TBMM’nin üzerine geçecektir.

Hal böyle iken, İlber Ortaylı’nın dediği gibi “Dilencilik tavrı ile hiçbir ittifaka girilmez” veya sultan Abdülhamit’in dediği gibi “Kurtlar sofrasına meleyerek oturulmaz.” Ulu önderimiz Atatürk; Türkiye’nin Birleşmiş Milletler teşkilatına (BM) üyeliğiyle ilgili kendisine sorulan bir soruya verdiği cevapta “Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için, davet gelirse düşünürüz” diyerek cevap vermiştir. Bunun üzerine BM yasası değiştirilmiş ve üyeliğe davet edilen ilk ülke Türkiye olmuştur. Benzer bir konuda atasının gösterdiği olumlu davranışı torunları da sergileyebilmelidir.

Akılla düşünen ve bilimle aydınlanan ve dahi Türk milletini seven herkes bilmelidir ki, Türkiye ve Türk milleti kendi özünü (Türklüğünü) ve imanını (İslamiyet’i) terk etmedikçe; çok daha önemlisi Türkiye coğrafi olarak bölünüp küçülmedikçe Türkiye AB’ye alınmayacaktır.

(17 Aralık 2004 tarihinde ve ondan sonraki günlerde) Ortalıkta AB olayı bitmiş gibi davrananlar, müzakere takvimi almak suretiyle büyük bir zafer kazanılmış havası estirenler ve böyle bir hava içinde adeta mest olarak gündüz vakti havai fişeklerle kutlama yapanlar bilmelidir ki Türkiye en az 50 yıl daha AB’ye giremez.

Kaldı ki Türkiye alternatifsiz değildir. Bu nedenle, girdiği AB macerası yüzünden yeni, büyük ve güçlü bir Türk dünyasının kurulması fırsatlarını heba etmemelidir. Türkler; karakterlerinin bir gereği olarak devletlerini imparatorluğa dönüştürmeden duramazlar. Tarihleri de bunu ispatlamaktadır. Daha önceki Türk devletlerinde olduğu gibi, günümüzde de tarihin gelişimi ile ortaya çıkan şartlar, Türk Devletini büyümeye ve bir imparatorluk haline gelmeye zorlamaktadır. Aksi takdirde daha da küçülmesi söz konusu olabilecektir. Türkiye’nin büyümesi ve bir imparatorluk halini alması aynı zamanda Türk tarihinin kaderidir de denilebilir. Bana göre önümüzde çok büyük fırsatlar ve çok aydınlık ufuklar durmaktadır. Son zamanlar-da içeride ve dışarıda yaşadığımız sorunlar ile toz duman ortamı, büyük bir doğumun ilk sancıları gibidir. Unutmayalım ki devletlerin hayatında 5 yıllar, 10 yıllar adeta bir gün gibi kısa sürelerdir.

Türklerin tarih boyunca kurdukları imparatorlukların hemen hemen hepsi birer halk mozaiği idi ve bu nedenle de Türklerin bütün iyi niyetlerine, hoşgörülerine, hak ve adaletle hükmetmelerine rağmen zaman içerisinde büyük sorunlar ortaya çıktı ve genellikle kendi içindeki sorunlar nedeniyle bu devletler yıkıldı.

Fakat bu sefer kurabilme şansına sahip olduğumuz imparatorluk; ilk defa, içinde Türklerin diğer milletlerden daha çok olduğu gerçek bir Türk imparatorluğu olacak ve bir daha yıkılmamak üzere kurulacaktır.

Dost ve müttefik Müslüman devlet veya unsurları da dışlamadan kurulacak olan Türk Birleşik Devletleri; ufkun ötesini de görebilenler için artık bir hayal değildir.

Çünkü, bugün için dünyada; 13 İngiliz sömürge eyaletinin birleşerek oluşturduğu bir Amerika Birliği (tamamı Hıristiyan ve çoğunluğu İngiliz olan ABD), 23 üyeli bir Arap Birliği (tamamı Arap), 6 kurucu üye ülke ile oluşturulan bir Avrupa Birliği (genişleme sürecinde sonradan katılan devletler de dâhil olmak üzere tamamı Hıristiyanlık dinini benimsemiş bir Haçlı Kulübü niteliğindedir.), tamamını Afrikalı milletlerin oluşturduğu 53 üyeli bir Afrika Birliği ve tamamına yakını Slav uluslardan oluşan bir Rusya Birliği bulunmaktadır.

Bu kadar çok birliğin kurulduğu bir dünyada bir de Türk Birliği Teşkilatı’nın kurulmamış olması Türk’ün teşkilatçı karakterine yakışmayan bir durumdur.

Türk Birliğinin kurulması Türk Milleti açısından mutlak bir gerekliliktir. Bunun alt yapısı da hazırdır. Çünkü; bugün için dünyada mevcut 7 bağımsız Türk devletinin aralarında dil, din, tarih, kültür, milliyet ve ülkü birliği vardır. Bu bulunmaz bir hazinedir.

Kuracağımız Türk Birleşik Devletleri sayesinde güçlerimizi ve değerlerimizi birleştirerek uygar dünyada hak ettiğimiz yeri alabiliriz, dünya barışına mevcut bütün birliklerden daha fazla katkı sağlayabiliriz. Ayrıca bugün Türk dünyasının başını ağrıtan; Kıbrıs, Ege Adaları, Batı Trakya, Ermeni meselesi, Karabağ sorunu, Güney Azerbaycan sorunu, Doğu Türkistan sorunu, Musul ve Kerkük sorunu ve PKK sorunu gibi sorunlarımızı çok daha kolay çözebiliriz.

Türk Birliği konusunda ulu önderimiz Atatürk; “Türk Birliği’nin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk Birliği’ne inanıyorum. Onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk Birliği ile açacak. Dünya sükûnunu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türklüğün varlığı bu köhne âleme yeni ufuklar açacak. Güneş ne demek, ufuk ne demek o zaman görülecek” demiş ve Türk milletine ‘Türk Birliği’ni ulaşılması gereken kutlu bir ülkü olarak takdim etmiştir.

Bu nedenle her Türk bu ülküye inanmalı ve ülkelerinde “Türk Birliği”ne evet diyecek siyaset adamlarını iktidara getirmelidir. Türk’ün imparatorluk kurmaya eğilimli olan karakteri de bu hedefle uyumludur. Türk Milleti; taşıdığı üstün karakter özellikleri sayesinde, her devirde yönetilen değil yöneten, yönlendirilen değil yönlendiren, değiştirilen değil değiştiren, belirlenen değil belirleyen olmuş ve daima dünya tarihinin akışını düzenleyen baş aktör olma özelliğini sürdürmüştür. Türk Milleti tarih boyunca hiçbir millete yamanmamış veya başka milletlere dayanarak hayatta kalmamıştır, tam aksine birçok millet Türk Milletine dayanarak ayakta kalabilmiştir. Bu nedenle, AB’ye dâhil olma hedefi; Türk’ün milli karakter özelliklerine de aykırıdır. Büyük Türk Birliği Hedefi gerçekleştirilinceye kadarki süreçte ise Türkiye; ordusunu ve ekonomisini olabildiğince güçlendirmeli ve inisiyatifleri elinde tutan akılcı ve haysiyetli bir dış politika izlemek suretiyle, bölgesinde etkin bir güç olmalıdır.

Artık kabul etmeliyiz ki; AB bir Hıristiyan Kulübüdür. Müslüman ve büyük bir ülke olan Türkiye’yi içine almayı asla düşünmemektedir. Ancak tamamen de kaybederek, Türkiye üzerinden elde ettikleri kazanımlarından da vazgeçmek istememektedirler. Bu nedenle Türkiye (milli karakterini koruduğu sürece) ne üye yapılacak ne de ilişkiler kesilecektir. Bazılarının dediği gibi ülkemiz AB kapısındaki “bekleme odasında” bekletilmeye ve oyalanabildiği kadar oyalanmaya devam edilecektir.

Çünkü o AB ile bağlarını kopartırsa özüne dönecek, kendi öz kardeşi olan devletlerle yakınlaşacak, bütünleşecek, ayağa kalkacak ve her ayağa kalktığında yaptığı gibi yönünü batıya dönecek ve batının üzerine yürüyecektir. Bu nedenle oyalanmaktadır ve oyalama sürecinde de yapılabildiği kadar kendi özünden ve inançlarından uzaklaştırılarak yozlaştırılmaya çalışılmaktadır.

Yani Fener Rum Patriği Grigorias’ın yıllar öncesinden önerdiği yıkım projeleri, başka bir tarzda ve başka bir tezgâhta yeniden uygulanmaya çalışılmaktadır. Bu konuda da her şey yine bizim alacağımız (ve devlet adamlarımızın alacağı) kararlara bağlıdır…

(Çünkü Türkiye en iyi şartlarda bile en az 50 yıl AB’ye üye olamaz. Fakat Türk Birliği’ni gerçekleştirebilirse 50 yılda küresel / egemen bir güç olabilir.)

(Okuduğunuz yazı 2012 yılında yayınlanan eski bir yazımdır. Yazı eski ama konu eskimeyen bir konudur. Yazıya yeni ilave edilen cümlelerin tamamı parantez içine alınmıştır)

(Sevgiyle, saygıyla ve akılla kalın.)

CEVAP VER