TERZİ NURİ’NİN ABD İLE DANSI

0
127

 

YIL: 1994

İstanbul’a kış geç geldiği gibi yaz da geç gelir, haziran ayı olmasına rağmen sabahları epey serin olurdu. Terzi Nuri o sabah diğerlerinin aksine daha da erken kalkmıştı. Sabahın ilk saatlerinde yeni uyumaya başlaması, Beyoğlu’nun en sevdiği yanıydı.

 

Geceden yorgun sokakların güneş ışığından döşeklerinde, çöpçülerin süperge sesleriyle uyuması Nuri’yi öteden beri mest ederdi.

 

Bir sabahçı kahvenin önünde durdu. Ocakta mesaiyi devralan topal Mustafa, yeni demlediği çayını önce kendi tadıyordu her zaman ki gibi. Kapı önünde duran Nuri’ye el ederek, “Gelsene abi ne dikiliyorsun.”

 

Aklı yine geceden bir mevzuya takılı kalmış Nuri, gülümser gibi dudağını kıvırıp gözlerini kısarak baktı ve “Ula topal bir çay ver ama geceden kalmış olmasın.” Mustafa’nın en titizlendiği konuydu sabah sabah damarına basıyordu.

 

Mustafa altı gibi mesaiye başlar önceki ocakçıdan kalma çay varsa hepsini döker, yerine kendi bildiği usûlde demler, ardından da bir bardak illâ içerdi test bâbında.

 

Bir an diklenecek oldu Nuri’nin fütursuz tavrına, sonra anladı onunla maytap geçtiğini, kafasını sallayarak tezgâhın üzerindeki bardağı doldurmaya başladı demlikteki tavşan kanını.

 

İçeride gececi üç taksici oturmuş poğaça eşliğinde çaylarını yudumlarken, bir taraftan da tv deki sabah haberlerini takip ediyorlardı pür dikkat. İlk kadın başbakanımız Çiller kürsüden yine haykırıyordu. “Bu terör ya bitecek ya bitecek.” Şoförlerden biri elindeki bardağı sertçe vurdu tabağa, “Nah bitecek. Bacı yine atıp tutuyor. Hep aynı martaval Özal da böyle demişti.”

 

Kapının yanındaki masaya oturan Nuri’nin bu defa gülümsemesi hissediliyordu. Televizyona bakarak, gülümsemesini bir süre devam ettirdi.

 

 

Mustafa çayını masaya bırakırken, “Ulan Nuri yine provake edecektin beni ama erken uyandım. Yemem artık.” Nuri arkasından “hasstirlan” dedi. Mustafa ardına bakmadan kralığına; ocağa doğru yaklaştığında, kafasını çevirmeden, “Yemezler” diye tekrarladı.

 

Nuri, Yaşar Kemâl ile yıllar önce gelirlerdi bu kahvehaneye, o zaman Mustafa yoktu. Süleyman diye Malatyalı bir hemşehrisi vardı. Malatya’dan da tanıyordu zaten. Süleyman bir gün “ben gidiyorum” deyip çekip gitmiş, bir daha haber de alınamamıştı.

 

Nuri masaya bıraktığı gazetenin sayfalarına göz gezdirirken-her zaman böyle yapardı. Önce tüm sayfalara bir göz atar,  başa döner ondan sonra ilgisini çeken haberleri okurdu-bir taraftan da çayını karıştırmaya başladı.

 

Orta sayfaların birinde, orta büyüklükte bir ilan vardı. “Amerika’ya gidecek usta terziler…”

“HıııAmarika terzi arıyor demek ki” diye mırıldandı. Çayıyla beraber haberler de bitmişti. cebinden çıkardığı bozuklukların içinden çay parasını çıkarıp bardağın yanına bıraktı. “Mustafa kolay gele” deyip bir sıçramayla dışarı çıktı.

 

O gün atölyede Amerika’nın aradığı terzileri düşündü. Birkaç yüz milyon nüfusu olan bir ülkede terzi mi yoktu. Diyelim ki yoktu. Başka yer yok muydu da,  Türkiye’den arıyorlardı. Kafasına iyice takıldı.

 

Gece bunu düşündü. Ertesi gün atölyede düşünmeye devam etti. Bir an kendisinin gidebileceğini de düşündü. Amerika’ya gitme fikri kafasında daha büyük yer kaplıyordu artık. Yıllarca emperyalist şeytana lanet okumuşlardı meydanlarda.  “Türkiye’deki kötülüklerin ana kaynağı. Faili meçhul cinayetlerin çıkış noktası görülen, kontgerilla, Seferberlik Tetkik Kurulu, Özel Harp Dairesi, ABD beslemesi” diye geçirdi aklından.

 

Yıllarca öğretileriyle amel ettiği Marx’ın, Mao’nun düşmanıydı ABD. Terzi Nuri nasıl giderdi Amerika’ya. “Katil ABD” derken, nasıl olacaktı bu iş. ABD halkını düşündü. Hepsi emperyalizmi savunuyor olamazdı. ABD devletinin politikaları, halka mâl edilemezdi.

 

Yine de…

 

Her şey değişmişti. 70’lerin ‘devrim’ ruhu yok olmuştu. Damarlarındaki devrim kanını kaybetmemiş olsa da, daha bir ağar akıyordu artık. Komünist devrimin bayrağını sallayıp, ön safta yürüyenler, artık kapitalizmin yumuşak kucağında oturuyordu. Omuz omuza verdiği, uğrunda ölümü göze aldığı insanlar devrimden söz etmiyorlardı eskisi gibi. Bir Anka kuşunun sırtına binmiş Kaf Dağı’na gitmişti devrim.

 

İlânda ABD’ye gidecek terziler için bir sınav yapılacağı sınavın Etap Marmara Oteli’nde olacağı yazıyordu. Tarih: 25 Haziran 1994.

 

İki gün kalmıştı. Yeni Dünya yeni bir hayat demek olabilirdi. Kararını verdi. Sınava gidecekti.

Taksim Meydanı’na geldiğinde bir kez daha sordu kendine, elli metreden daha az kalmıştı otele.

“Tamam” deyip devam etti yürümeye. Sınavın yapılacağı salona girince, etrafında Türkiye’nin tanınmış terzilerini gördü. Sınava eşlik edeceklerdi. Mülakatlar, uygulamalar… sınavbittiğinde yorgun düşmüştü. İki yüz kadar aday vardı. Lakin on kişi alınacaktı. İlk ona giremeyeceğini düşünmek daha rahatlatıcıydı. Karar vermiş olmasına rağmen yine de korkutuyor, ürkütüyordu Amerika onu.

 

Aradan bir aydan fazla zaman geçti. Zaten ümidi kesmişti. Bir telefon durumu farklı hâle getirdi. Amerikan Konsolosluğu’ndan aramışlar. Sınavı geçmiş, görüşme için konsolosluğa çağırıyorlardı Nuri’yi.

 

Ertesi gün Tepebaşı’ndaki konsolosluğa gitti. Kapıya  kimliğini verdi. Girişe alıp bir süre bekletildi. Birkaç telefondan sonra iki Amerikan deniz piyadesinin nöbet tuttuğu kapıdan sivil giyimli bir memur gelerek Nuri’ye yol gösterdi. Ana binada girdikleri bir odada masanın yanındaki sandalyeye oturmasını istediler.

 

Yıllarca önünde gösteri yaptıkları binanın içinde olduğuna inanamıyordu.

 

“Bir el bombası olsaydı yanımda” diye iç geçirdi. Dünya halklarına en büyük zulmü vermiş bir devletin resmi bir binasında olmak heyecan vericiydi. Eylem yapamaması ise acı verici. Saçmaladığını anlaması uzun sürmedi. “Sen kendini ne sanıyorsun ulan. Adamların ülkesine çalışmaya gideceksin. Belki de onların vatandaşı olacaksın. Kimsin lan sen Nuri” diye kendini azarladı.

 

Uzun sarı saçları mavi gözleriyle bir güzellik belirdi açık kapının ardından.

 

“Amanın Amerikan kızları bu kadar güzel ise keşke daha önce gitseydim.”

 

Genç kadın elini uzatarak, aksansız Türkçesi ile “Nuri bey hoşgeldiniz.”

 

“Türkmüş. Belki de melez.”

 

Kadın masanın diğer ucundaki koltuğa oturdu. Elinde iki dosya vardı. Gri ve kırmızı renkli.

Nuri’ye dönerek, Amerika ve Amerika’da yaşamı kısaca özetledi. Bir pencere açtı Nuri’nin kafasında Amerika’ya dair. Ama bu pencereden gördükleri, önceden bildiklerini yalanlıyordu. Amerikan rüyası tadında bir film izliyordu pencerede. Kısa süren seanstan sonra, kadın sarı saçlarını arkaya atarak, masa üzerinde duran iki dosyadan gri olanını açtı.

 

Dosya içinden aldığı fotoğrafları masaya serdi. Nuri’nin kısık gözleri şimdi fal taşıydı. CIA işini iyi yapmıştı. Nuri’nin bir eylemde Amerikan bayrağını yakarken çekilmiş dört kare fotoğraf duruyordu karşısında.

 

Kadın ılımlı bir ses ile “bu siz misiniz?”

 

“Evet”

 

“Sınavı geçtiniz. Amerika’ya çalışmaya gideceksiniz. Fakat bu önemli engeli aşmanız gerek.”

 

Şaşırıp kaldı bizimki.

 

“Na, na, nasıl?”

 

“Amerikan devletinden özür dileyerek.”

 

“Anlamadım.”

 

“Özür dileyeceksiniz. Sonrasında çalışma izni verilecek ve Amerika’ya gideceksiniz. Samimiyetinize Amerikan hükümeti inanıyor.”

 

Ne diyeceğini bilemedi. Özrü şimdi mi dileyecekti. Yoksa bir tören mi yapılacaktı. Nasıl yani?

 

“Nuri bey burada özür dilemeniz, Amerikan hükümeti tarafından ciddiye alınacak.”

 

Demek ki bu güzel gözlü kadına özür dilemesi, Amerika biletiydi. Şaka mı bu?

 

Nuri’nin kendini toparlaması kısa sürdü.

 

“Siz dünyaya yaptığınız zulûmlerden dolayı özür dileyin ben de sizden özür dileyeyim.”

 

Kadının yüzü kızardı, bir an mavi gözlerini kaçırarak pencereye doğru baktı. Hiçbir şey söylemeden yeniden mavi gözler Nuri’nin gözlerine kilitlendi.

 

Nuri tatlı-sert bir ses tonuyla; “Sizden, özür dileyemiyeceğim için özür dilerim.” deyip koltuktan kalkarak, onu getiren görevlinin beklediği kapıya yöneldi.

Söyleşi: Kemal Kaplan

 

 

NURİ KAYMAZ

CEVAP VER