Seda Atalay

0
82

Bu hafta ki yazarımız Çifte Kavrulmuş Küçük Renkli Lokumlar kitabının yazarı Seda Atalay.

1969 yılında İstanbul’da doğan yazarımız küçük yaşta babasının vefatı üzerine mutlu insanların yaşadığı annesinin memleketi Sinop- Gerze’ye yerleşirler. Çocukluk ve gençlik yıllarını Gerze de geçirir.

1995 – 2005 yılları arasında ticaret ile uğraşır. 2003 yılında okuduğu okul bünyesinde staj yapmak için geldiği Antalya’ya yerleşerek turizm sektöründe çalışmaya başlar. İlk kitabı 2016 yılında ‘Kızartma Tadında İhanetler’ basılır. Bir kız annesi olan yazar Seda Atalay ikinci kitabı olan ‘Çifte Kavrulmuş Küçük Renkli Lokumlar’ kitabını Tulpars yayınları tarafından  2017 yılında yayınlanır.

İlk kitabı Kızartma Tadında İhanetler;

Kimi zamanlarda çıkmazlara girdiğini zanneder insan. Aslında her derdin bir ilacı, her acının dinme zamanı vardır. Hamlesini doğru yapan, sabreden, akıllıca çözümler arayan ve nasipten ötesinin olmadığını özümseyenler her zaman kazanır. Hayal kırıklıkları ile hayat kırıklıklarını birbirine karıştıranlarsa kaybeder.
Hayatımızın her anında toplumsal inanç, davranış ve ahlak anlayışına mahkum edilebiliriz; eğer kişisel idaremizi içinde yaşadığımız toplumun ellerine bırakmışsak. Ancak maalesef her bireyin duyguları, algılama düzeyi, maddi-manevi koşulları farklıdır. Her bireyin olaylar karşısındaki kırılma noktası farklıdır.
Kimi zaman çıkmazlardan kurtulmanın yolunu bulur insan; “kim ne der”, “ayıp olur” lara takılır. İşte kahramanımız Ayşegül’ün de öyküsünün kırılma noktası bu. Bazen önü açık yolların sonu çıkmazlara çıkar. Çıkmazları yeşillendirmek biraz akıl, biraz sabır işidir. Her zaman hayatın bir sınav olduğundan bahseder insan. Ama sınavın başladığından bir haber gibi dönüp durur çemberin çarkında. Neden hep aynı şeyleri yaşar? Neden bir bumerang gibi attığı her şey dönüp dolaşıp yine geri gelir? Asl olan; İnsanoğlunun görevi yanlışları yaşamaktan ziyade, yanlışları düzeltmektir. Kaderi kabullenmek ile toplumun çizdiği kaderi ayrıştırabilmek lazımdır. Ne mutludur aradaki farkı, fark edip  farkettirebilene.
Kızartma Tadında İhanetler

İkinci Çifte Kavrulmuş Lokumlar;

Biz kadınlar mı gereğinden fazla hassasız, yoksa bazı erkekler sosyal medya ve televizyon sayesinde yeni yeni mi öğreniyor bu gibi şeyleri! Eskiden fakirlik vardı da o yüzden mi geçim derdinden başka bir şey bilinmezdi? Yoksa bilinirdi de bilmezden mi gelinirdi, huzur baki kalsın diye? İste, beşeriz ya şaşıyoruz bazen. İmreniyoruz. İç geçiriyoruz sahip olamadıklarımıza. Bu hikâyede bir tek sahip olunamayan aşk vardı belki de. Hayat şartları bize nasıl âşık olunacağını veya aşk yaşanacağını öğretemedi. Belki öğrenmeyi bilemedik, öğrenmeyi istemedik. Kim bilir belki de kapalı, sesi kısık telefonlar yüzünden değer görmedi puantiyeli elbise. Oysa ben ona hiç hediye almadım. Neden almadım bilmiyorum. O bunu dert etti mi hiç bilmiyorum(Sayfa:84).

Eskiden kuyumcuya götürüp satamadığın mücevherlere verilen paralara pek acırdım. Bunlara sevinen kadınlara da şaşırırdım. Sonra bir gün; Bende bu cehennem gibi yürek olmasa / Ferhat’ın dağları delen sabrı olmasa / Bir de cana, can katan o sevdan olmasa diye bir şarkı mırıldanırken farkına vardım. Şarkıda adı geçen Ferhat, hikayede o dağı kimin için delmişti? Şirin için mi, Şirin’in babası kral için mi? Seçeneği kral sundu, Ferhat kabul etti. Dağı delip getireceği su kimin işine yarayacaktı? Kral o suyun meraklısı mıydı? Yoksa Şirin’in içmesi gereken bir su muydu? Ya da bu gelecek olan su, bütün bir krallığı kurtaracak mıydı? Neydi Ferhat’a öngörülen bu eziyetin amacı ve neydi Ferhat’ın azminin sebebi? Sadece bir sevgi mi? Yoksa bir bedel mi?

Ferhat dağı deldi. Suyu getirdi ve Şirin ile evlendi. Dolayısı ile Şirin’in kocası olurken, kralın da tahtının varisi oldu. Şirin, kralın sevgili kızı olmasa idi Ferhat o dağı deler miydi? Hikayede benim en çok aklımı karıştıran nokta budur. Şirin eğer bir basit kasaba kızı veya pasaklı bir köy kızı olsa idi tarlada bayırda çalışan bir ırgat; Ferhat’ın değerine nail olabilir miydi?

Bir de kralın açısından bakalım olaya. Madem kızını bu kadar çok seviyor, kızının aşık olduğu bir gence neden eziyet etmişti? Madem lazım olan su idi; krallıkta o dağı delecek bir tabur güçlü erkek bulamaz mıydı? Ferhat’ı bu denli ağır bir sınava sokmuş olması, kızını çok seviyor ve kıyamıyor olmasından mı? Yoksa tahtını bırakacağı varisinin dişi tırnağı ile bunu hak etmesi mi? Fakir bir baba kızını isteyen bir gence “git şu dağı del, su getir önce” derse, kimler nasıl güler ve hangi fıkralara konu olur düşünmek bile istemiyorum. Ferhat ile Şirin’in konu olduğu bu aşk hikayesini hiç samimi bulmuyorum (sayfa: 78-79).

Çifte Kavrulmuş Lokumlar

haberdeistanbul@gmail.com mail adresinden yazar Seda Atalay’ın kitaplarına ulaşabilirsiniz

Haberde İstanbul

 

 

CEVAP VER