OĞUZ ve YAVUZ

0
29

OĞUZ ve YAVUZ…

Günlerden 20 Temmuz…

Yıllardan 1974 idi.

O sıcak yaz günleri, şanlı Türk tarihine eklenmek üzere olan yeni ve kutlu bir destanın daha doğum sancısı içindeydiler…

İşaret fişeği atıldı ve Ayşe tatile çıktı!

O gün, Oğuz Ata’nın Yavuz bahadırları; kanlarıyla yazacakları Kıbrıs Destanı için, tam da şafak vaktinde Yavuz Çıkarma Plajı’ndaki yerlerini almışlardı.

Yıllardır süren Rum zulmü artık bir son bulacak ve yapılmadık zulüm bırakmayan zalimler sürüsü bugün, Mehmetçiğin süngüsü karşısında hesaba çekileceklerdi.

İlk önce denizciler “Kıbrıs!” diye bağırdılar…

Gemi komutanı geminin hoparlörlerini açtı ve gemideki şehadete yürümeye hazırlanan Oğuz bahadırlarına Başbakan Ecevit’in radyo konuşmasını dinletti…

Uzaktan sisli, biraz da silik görülen Kıbrıs manzarası giderek netleşmeye devam ederken, gemideki kahramanların heyecanı artmış, helalleşmeler, silah ve mühimmatın son kontrolleri yapılmakta… Gönüllerinde öyle bir kasırga vardı ki, bir dışarıya çıksa oluşturacağı anafor ile koca Kıbrıs Adası’nı Arş-ı Ala’ya kadar uçurabilirdi.

Savaş birazdan başlayacaktı!

Lakin bindikleri gemi sanki çıkacağı yeri bilmiyormuş da arıyormuş gibi yol alıyordu. Gemi Girne açığından geçip gittikten sonra döndü ve aynı yere doğru ilerlemeye başladı…

Gemideki kahramanlardan biri Atilla Üsteğmene sordu: “- Komutanım hedefimiz neresi?” O da bilmiyordu. Derken biraz uzaklarında seyreden Ertuğrul gemisine gözleri takıldı. Geminin bordolarından sarkıtılan ve merdiven vazifesi gören halat ağlardan inen deniz piyadeleri suyun üzerinde adeta birer oyuncak gibi duran LMC çıkarma araçlarına binmekteydiler.

İşte bu LMC araçları; Medeni Batı’nın ülkemize uyguladığı ambargo nedeniyle uzun zaman çıkarma botu olmayan Türkiye tarafından, kaydı silinmiş jet uçaklarının motorları kullanarak ve gövde kısmını da Türk sanayi ustalarına emanet ederek yapılmış yerli çıkarma araçlarıydılar.

Bu manzarayı gördükten sonra, artık geri dönme ihtimalinin tamamen ortadan kalkmış olduğu anlaşılıyordu.

Derken kıyıya doğru sarı balonlarla (şamandıra) işaretlenmiş olduğu anlaşılan küçük bir koya doğru ilerlemeye başladılar.

Kıyıdan atılan ilk Rum mermisiyle çıkarma gemisinde tamir maksatlı bulunan ve çıkarma bölgesine doğru bakmakta olan sivil bir ustamız başından vurularak şehit oldu.

Savaşa girerken dahi çantasında Aziz Nesin’e ait bir kitap bulunduran bir astsubayımız da yarı endişe ve yarı heyecanla gözünü kıyıya dikmiş biraz sonra neler yapabileceğini tasarlamaya çalışıyordu.

Bir an, ilk görev yeri olan Kars İstihkâm Taburunda geçen günlerini anımsadı. Yıllar ne çabuk geçmişti… Sovyet hududunda birinci öncelikli olarak tahrip edilecek köprüler üzerinde çalışarak, olmayan bir savaş içinde, ama savaşıyormuş gibi yaşamışlardı yıllarca. Bir gün tahrip projelerini incelerken, projelerin altında İstihkâm Üsteğmen Aziz Nesin’in imzalarını görmüş ve “Şu işe bakın ki, bugün Komünistlikle suçlanan Aziz Nesin, bir Komünist saldırısına engel olacak tahripleri planlıyor, ne yaman bir çelişki”diye düşünmüştü.

O da harekâta katılan binlerce kahramandan biriydi…

Yavuz Çıkartma Plajı’nda yazılan son Türk destanının tam göbeğindeydi,

Allah’a sığındı ve vatanı için, milleti için, devleti için ve Türklük için elinden gelenin çok daha fazlasını yaptı.

Yaptığı kahramanlıklarla harekâtın ve Kıbrıs Türklüğünün kaderini değiştirdi.

O bir Türk Astsubayı idi.

Gaza türkülerini tahriplerde duyan ve engellerin yıldıramadığı bir Oğuz İstihkâm savaşçısıydı.

Adı Oğuz Serçinlioğlu idi.

Karaya ayak basar basmaz ateş başladı!

Savaştan insan manzaraları görülmeye değerdi. Herkes biraz korku, biraz telaş ve daha çok vatan görevinde mahcup olmamak adına oradan oraya koşuşturuyordu.

Oğuz da aynı durumdaydı, sıcak ve korku yüzünden sırılsıklam terlemişti. Her nedense hiç durmadan sigara içmek istiyordu. Elini cebine attı ve kibritini çıkardı fakat kibriti terden ıslanmış olduğundan yanmıyordu. Bir anda yanında biten Onbaşı Abdullah çakmağını uzattı, “Sende kalsın” diyerek savaşmaya devam etti ve birkaç saat sonra da şehit oldu.

Dozerini gemiden sahile indirmiş ama ne yapacağını tam olarak kestiremiyordu. Deniz Amfibi Alay Komutanı Neşet İkiz’i görünce hemen sordu: “- Komutanım bir dozer operatörü olarak ne yapmalıyım, benden istediğiniz nedir?” O mahşeri ortamda verilen cevap çok ilginçti “- Allah için, vatan için ne yapman gerekiyorsa onu yap!”

Üzerindeki tedirginliği atarak kendine geldi aynı komutanının dediği gibi, Allah için ve vatan için çok değerli olacak bir şeyler yapmaya başladı. Baktı ki, çıkarma gemisinden kıyıya inen araçlar patinaj yapıyor ve kuma saplanıp kalıyor! Önce dozeri ile bu araçları çekip çıkarmaya başladı baktı ki bağlayıp çekmek çok zaman alıyor, her batan aracı dozerinin bıçağı ile ittirerek kıyıya çıkarmaya devam etti…

Fakat çıkarma plajında çok daha büyük bir problem vardı. Kıyıya kapak atan çıkarma gemileri deniz sığ olduğundan karaya oturuyor ve yüklerini boşalttıkları halde kıyıdan ayrılıp gidemiyorlardı! Plaj o kadar küçüktü ki, kıyıya saplanan bu gemiler geriye çıkamadıkça yenileri de yanaşamıyordu. Allah korusun çıkarma harekâtı akamete uğramak üzere idi! Hemen çalışmaya başladı ve kumsaldan denize doğru kumdan iskeleler yapmaya başladı. Top gürlemeleri, havan gümlemeleri ve makineli tüfek takırtıları arasında yapmış olduğu bu kumdan iskeleler işe yaramış çıkarma gemileri kıyıya daha rahat yanaşmaya, kuru kapak atmaya ve işi bitince de kolaylıkla kıyıdan ayrılarak yerini başka bir gemiye bırakmaya başlamıştı.

Rahatladı ve “Başarıyoruz galiba” diye düşünmeye başladığında… O da ne? Dozerinin motoru segman kaynatarak sustu! Ne yapsın? Savaşmaya devam edecekti… Dozerini terk etti ve bir bölüğün cephane yüklü araçlarından birine binerek plajdan Kıbrıs’ın içlerine doğru yol almaya başladı. Biraz sonra Lapta yönünden gelen düşman tankları birliğimizin içine daldılar ve birliğimizi darmadağın ederek ilerlemeye devam ettiler. Tanklara karşı bir türlü isabetli atışlar yapamayan Kobra Takımı’nın Takım Komutanının deneyimsiz bir asteğmen olduğunu görünce şaşırıp kaldı. İşte bu sırada hiç beklenmedik bir şey oldu. Bir onbaşımız omzundaki roketatarla birlikte sakin bir şekilde Rum tanklarının önüne çıktı, diz çöktü, nişan aldı ve ateşledi. Tam isabetti ve o andan itibaren talih bizden yana dönmüştü.

Akşama kadar bir piyade gibi savaştı… Fakat bu sırada kıyıdaki işler yine ters gitmeye ve gemiler yine kuma saplanmaya başlamıştı. Saplanan bir gemiden ayrılan iki deniz astsubayı bu mahşeri hengame içerisinde her nasılsa, yana döne aradıkları Oğuz Astsubayı buldular. Kuma saplanan gemiler kurtarılacaktı. Fakat dozerin motoru segman kaynatmış ne yapabilirdi ki? Çaresizlik içinde gözleri yaşarırken, astsubaylar motor onarımından anladıklarını beraberce belki bir şeyler yapabileceklerini söylediler, beraberce kumsala geri dönüldü. Gemide, geminin kalkmasını bekleyen birçok yaralı vardı. Geminin güçlü aküleri sökülerek dozerin yanına taşındı, hepsi birbirine paralel şekilde bağlanarak voltaj sabit tutuldu ama amper olabildiğince yükseltilerek marşa basıldı. Bu yöntemle güçlü bir dönü hareketi elde edilecek ve pistonların yeniden hareket etmesi sağlanacaktı.

Marşa basıldı, bir yandan da Oğuz elindeki çekiçle motorun pistonlarının olduğu bölgelere var gücüyle vurmaya başladı. Derken olmayacak şey olmuş ve motor yeniden çalışmaya başlanmıştı.

Yeni kum iskeleler yapıldı, kıyıda takılan gemiler denize, kuma batan araçlar kıyıya ittirildi, bütün bunlar olurken düşen bir havan mermisi dozerin bıçağının bir kısmını alıp götürmüştü bile.

İşte o Astsubay, ataları gibi Oğuz ve savaşırken de yine ataları gibi Yavuz olan O Astsubay; bir savaşı dozeriyle kazanan kahramandı.

Kimisi dozeriyle, kimisi tüfeğiyle, kimisi roketatarıyla, uçağıyla, tankıyla, topuyla ve dahi süngüsüyle destan yazan kahramanlar… O gün Kıbrıs 1571’den bu yana yeniden Yavuz kahramanlar görmüş ve o kahramanları sıcacık bir ana kucağı gibi bağrına basmıştı.

O ve onun gibi kahramanlar canları ve kanları pahasına savaştılar!

Kaçmadılar…

Tehlikede gördükleri vatan topraklarındaki mabetlerimizi yıkmadılar, türbelerimizi ise kaçırmadılar…

Adalarımızın peyderpey işgal edilmesine göz yummadılar…

Kedilerine verilen milletin silahını millete döndürme alçaklığını göstermediler.

Ne kişisel ikbal beşinde ne de kişilerin peşinde koştular, onlar volkan gibi yürekleri ile yalnızca Türk milleti için coştular.

Canlarını ve kanlarını ortaya koyarak gerçek bir destan yazdılar.

İşgal altındaki bir adamızı, yani türbelerimizin ve camilerimizin de bulunduğu yeşil Kıbrıs’ı al kanlarıyla sulayarak yeniden vatan yaptılar.

Aziz şehitlerimizi minnet ve rahmetle anıyor, kahraman gazilerimizden ebediyete intikal edenlere rahmet, hayatta olanlara da sağlıklı ve mutlulukla dolu uzun ömürler diliyoruz.

Allah sizlerden razı olsun.

Ve canı gönülden diliyorum ki; yüce Allah, büyük Türk milletini sizler gibi vatan evlatlarından mahrum bırakmasın.

20 Temmuz Kıbrıs Türk Barış Harekâtı’nın yıldönümü büyük Türk milletine kutlu olsun.

Açıklama: Paylaştığımız fotoğraflarda Astsubay Oğuz Serçinlioğlu’nun kullandığı dozer ve dozeri ile inşa ettiği kum iskeleler açıkça görülmektedir.

(NOT: Bu makalenin yazımında Yazar Erbil Tuşalp’in “Paşa ile General” adlı kitabı ile Yazar Mesut Günsev’in “20 Temmuz 1974 Şafak Vakti Kıbrıs” adlı kitabı kaynak olarak kullanılmıştır.)

CEVAP VER