KAYMAKAM…

0
32

15037144_1061936197286458_795883702344919344_n

KAYMAKAM…

Türk milletinin vatansever bir kaymakamı vardı…

1884 yılında Beyrut’ta doğdu.
Antalya ve İzmir Liselerinde başarıyla okudu.
Mülkiye’den pekiyi derece ile mezun oldu.
Sırasıyla; Beyrut Vilayeti Maiyet Memurluğu, Adalar Valiliği maiyetinde Stajyer Kaymakam, Rodos İdadisinde Türkçe ve Sosyal Bilimler öğretmenliği, Doyran Kaymakamlığı, Gebze Kaymakamlığı ve Karamürsel Kaymakamlığı yaptı. Hepsinde başarılıydı…

Yıl 1915 olduğunda, Devlet onu Yozgat’a Boğazlıyan Kaymakamlığına atadı.

Maaşı sadece 2000 kuruştu…

Adı Mehmet Kemal idi

14 Mayıs 1915 tarihinde Devlet bir tehcir kanunu çıkardı. Dâhiliye Nezâreti, o sıra Boğazlıyan Kaymakamı olan Kemal Beye şifreli bir telgraf çekti ve dedi ki: “Kazanın dâhilinde bulunan bilumum Ermenileri 24 saat zarfında yola çıkaracaksınız, bunların sevk edileceği istikâmet Suriye’dir. Şifrenin alındığının acele bildirilmesi”…

Genç Kaymakam Kanun’un ve kendisine ulaştırılan şifreli telgrafın gereğini yaptı. O bölgedeki Ermenileri tehcir ettirdi…

Aradan yaklaşık dört yıl geçmişti, ama bu dört yıl içinde köprünün altından çoook sular akmış, memleket işgal edilmiş ve devran tersine dönmüştü!

Tarih 07 Ocak 1919 idi…

Hükümet, Damat Ferit Paşa Hükümetiydi…

Bu hain hükümetin talimatıyla Kemal Bey, hiçbir gerekçe gösterilmeden tutuklandı.

Ermenilere ve onların işbirlikçisi olan işgalci Batılı devletlere yaranmak için, Harp Divanına sevk edildi.

Harp Divanı’nın başkanı kimdi biliyor musunuz?

Hain Nemrut Kürt Mustafa Paşa! Bu kişi aynı zamanda, İşgal yılları ve milli mücadele sırasında zararlı cemiyetler arasında bulunan Kürt Teali Cemiyeti kurucuları arasındaydı. Bu cemiyetin amacı ise bize hiç de yabancı değildi. Anadolu’da bağımsız bir “Kürt Devleti” kurmak!!!

Mehmet Kemal Bey, işte bu Hain Nemrut Kürt Mustafa Paşa’nın başkanlığındaki Âliye Divan-ı Harb-i Örfi’de “sözde” yargılandı!

Mahkemede belki biraz adalet vardır diye, kendisini şöyle savundu: “Savaşta yenilişimizin aleyhimizde meydana getirdiği hezeyanı durdurmak maksadıyla iddia makamının da isteği üzerine, kurbanlar verilmesi bir siyaset icabı sayılıyorsa, bu kurban, ben olamam. Siz kurban seçmekte değil, ancak hak ve adaletle hüküm vermek vicdani görevini taşıyan bir yüksek heyetsiniz. Mutlaka kurban aranıyorsa, herhalde bu işlerin tertipçisi ve idarecisi olarak benim gibi küçük bir memur bulunacak değildir.”

Fakat kim dinler? Haini, Nemrudu, işgalcisi, şerefsizi, insafsızı… Hepsi oradaydılar!

Genç Kaymakam “Kış gününde vatandaşları can ve mal kaybına uğrattığı” gerekçesi ile İDAM’a mahkûm edildi!

Dönemin padişahı Vahdettin, halk ayaklanır diye korktu ve idamı onaylamadı. Dönemin şeyhülislamından fetva istedi.

Allah’a sığınarak dine ve diyanete uygun fetvalar vermesi gereken Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ise önüne gelen dosyada hiç de böyle davranmadı. Allah’ın emrine değil, kulların emrine uydu ve kendisine verilen talimat gereği idamı onaylayan fetvayı verdi!

Maalesef ki, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey; hiç bir inandırıcılığı olmayan düzmece bir mahkemenin usulsüz bir kararı ile boynuna yağlı bir ilmek geçirilerek idam edildi!

Yer Beyazıt Meydanı’ydı, takvim yaprakları 10 Nisan 1919 gününü, saatler ise akşamüstü 17.20’yi gösteriyordu.

Bir yıldız kaydı, bir güneş battı ve aksam karanlığına inat ürkek ve beyaz bir güvercin havalandı… Ne yazık ki, o gün güneşle birlikte vatansever bir Türk evladı da batıp gitmişti.

Aslında idam sehpasındaki o tabureye atılan tekme Türk milletine ve Türk Devletine atılan tekmenin ta kendisiydi.

Yıllar sonra “Hepimiz Ermeni’yiz” diyebilecek kadar soysuzlaşanlar o gün “Hepimiz Boğazlıyan Kaymakamıyız!” diyemediler. Bir kaymakamla birlikte bir devletin devletliği, büyük bir milletin de şerefi ve haysiyeti yok edildi.

Asılmadan önceki son sözleri ise, hepimize yazılan ibretlik bir mektup gibiydi : “BEN BİR TÜRK MEMURUYUM. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki, BEN MASUMUM. Son sözüm bugün de budur, yarında budur. ECNEBİ DEVLETLERE YARANMAK İÇİN BENİ ASIYORLAR. EĞER ADALET BUNA DİYORLARSA, KAHROLSUN ADALET! Benim sevgili kardeşlerim, ÇOCUKLARIMI ASİL TÜRK MİLLETİNE EMANET EDİYORUM. Bu kahraman millet elbette onlara bakacaktır. Allah, vatan ve milletimize zeval vermesin. Âmin. BORCUM VAR, SERVETİM YOK üç çocuğumu, millet uğruna yetim bırakıyorum. YAŞASIN MİLLET…”

Bu topraklardaki vatanseverliğin bedeli her zaman çok ağır olmuş ve tarihimiz boyunca sayısız vatan evladı bu ağır bedelleri kanlarıyla ve canlarıyla ödemiştir. İşte bu ağır bedeli canıyla ödeyenlerden biri de Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey’dir.

Vasiyeti üzerine mezar taşına “Millet ve memleket uğrunda şehit olan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal’in ruhuna Fatiha!..” yazıldı.

Genç Kaymakam henüz sadece 35 yaşındaydı!

Ve Cahit Sıtkı’nın o eşsiz dizelerindeki gibi:
“Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.” Bir fidan gitti…

Korunamadı! Yaşatılamadı!

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti bu vatansever evladını unutmadı. Vatansever bir Türk evladı olan Mehmet Kemal; Başka bir vatansever Türk evladı olan Mustafa Kemal’in talimatıyla, 1922 yılında çıkarılan bir kanunla “MİLLİ ŞEHİT” ilan edildi.

Bu bağlamda ilk milli şehidimiz Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey’dir.

Aradan neredeyse tam bir asır geçti.

Fakat bu topraklardaki fitne, fesat ve ihanetler hiç bitmedi. Her dönemde olduğu gibi yeni dönemin de ihanetleri ve hainleri hiç eksik olmadı. Damat Ferit’lerin yerini başka Feritler, Hain Nemrut Kürt Mustafa’ların yerini de Hain Apo’lar, Karayılanlar ve sarıçıyanlar aldı. Kürt Teali Cemiyetinin yerinde ise artık PKK vardı. Amaç mı? O hiç değişmedi: “Anadolu topraklarında bağımsız bir Kürt Devleti kurmak.

Evet, aradan tam bir asır geçti ama Türk milleti yine bir kaymakamını daha koruyamadı! Yaşatamadı!

Adı, Muhammed Fatih SAFİTÜRK idi.

O da, Boğazlıyan Kaymakamı gibi henüz 35 yaşındaydı.

Aynı Mehmet Kemal gibi, aynı soyadı gibi “SAFİ TÜRK” bir vatan evladıydı…

Doğma büyüme Sakaryalıydı.
İlk ve ortaöğretim eğitiminin ardından, Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünü başarıyla bitirdi.

Sırasıyla; Ulaştırma Bakanlığı Savunma Sekreterliği’nde memurluk, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Tanıtma Genel Müdürlüğünde uzman yardımcılığı, Kastamonu’nun Küre ilçesi Kaymakam vekilliği, İngiltere’de yüksek lisans eğitimi, Bolu Kıbrısçık Kaymakamlığı ve Bingöl Kiğı Kaymakamlığı yaptı.

Bütün görevlerinde başarılıydı.

Bölgede terör örgütü PKK’ya yönelik mücadelesiyle biliniyordu.

En son Derik Kaymakamı olarak görev yapmaktaydı ve Derik Belediyesine kayyum olarak atanmıştı…

O da sadece görevini yapıyordu.

Tarih 10 Kasım 2016 idi…

Bu tarih aynı zamanda Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ebediyete intikalinin yıl dönümüydü…

En yakınındaki hainlerin çalışma masasının altına yerleştirdikleri bombayı patlatmaları sonucu; Kaymakam SAFİTÜRK de rütbelerin en büyüğü olan şehitlik rütbesine yükselerek ATATÜRK’le aynı günde ebediyete intikal etti!

O gün batan güneşle birlikte bir güneşimiz daha batmıştı.

Koruyamadığımız son “milli şehidimiz” Muhammed Fatih SAFİTÜRK oldu…

Peki, sormak hakkımız değil mi o zaman:

Ey! “Hepimiz Ermeni’yiz” diye haykıran insanlık abideleri neredesiniz? “Hepimiz Fatih Safitürk’üz” diye ne zaman haykıracaksınız?

Ey! Haftalarca meydanlarda gece gündüz demeden demokrasi nöbetleri tutan demokrasi âşıkları siz neredesiniz? Meydanları ne zaman dolduracaksınız?

Ey! Merhamet timsali Müslümanlar, siz ne zaman alnınızı secdeden kaldıracak ve Safitürk için sesinizi ne zaman çıkaracaksınız?

Ey! İnsan Hakları dernekleri, mangalda kül bırakmayan çakma ülkücüler, çapsız demokratlar, siz sahte yüz maskeleri taşıyan samimiyetsiz siyasetçiler, sizler ne zaman ayağa kalkacaksınız?

Ayağa kalkmalısınız…

Haykırmalısınız!

Seslenmelisiniz!

Meydanları doldurmalısınız…

Ve bütün görevlilerinizle birlikte kaymakamınıza da sahip çıkmalısınız.

Kaymakam önemli…

Kaymakamını koruyamayan devletini de koruyamaz!

Çünkü Kaymakam Devlet’in ta kendisidir.

CEVAP VER