HAZIR OL CENGE, EĞER İSTERSEN SULH Ü SALAH…

Terörün kaynağı PKK,

PKK’nın karargahı Kandil,

Kandil’in dayanağı Barzani,

Barzani’nin koruyucusu ise ABD’dir.

Durum, PYD için de benzer bir vaziyet arz etmektedir.

Kurulan tezgah ise basit ve etkilidir:
Önce Türkiye’nin doğusu ve güneydoğusu, bölücü Kürtçülük hareketi kullanılarak Türklerin elinden alınacak, sözde Büyük Kürdistan Kurulacak ve hemen ardından bu Büyük Kürdistan’ın kuzey doğusu Büyük Ermenistan’a ve güney batısı da Büyük İsrail’e tahvil edilecektir. Kürdistan olarak bırakılacak olan ortadaki bölüm ise Türkiye ile Orta Asya Türk dünyasının arasına adeta bir kama gibi sokulmak suretiyle Türkiye ile diğer Türk cumhuriyetlerinin kara bağlantısı (veya ihtimali) sonsuza kadar kesilmiş olacaktır. Ayrıca ortaya çıkarılmak istenen bu Kukla Kürdistan; ABD, İngiltere ve İsrail’in Ortadoğudaki pis işlerinin maşası ve tetikçisi olarak kullanılacaktır.

Bir sonraki adım ise Karadeniz’de Rum Pontus’un canlandırılmasıdır.

İşte sırf bu nedenle, PKK denilen sırtlanlar sürüsü, üst akıldan aldığı emirler gereği, fırsat buldukça Karadeniz’e açılmaya çalışmaktadır.

Tek mesele, Türkiye’ye ait bu toprakların öncelikli olarak Türklerden koparılmasıdır! Ve bu sinsi plan maalesef ki, bütün emperyalist batı ülkeleri ve aynı zamanda Rusya da dahil olmak üzere bütün Haçlı zihniyeti tarafından desteklenmektedir.

Görüldüğü üzere durum çok ciddi ve çok vahimdir.

Kararlılık gösterilmeden bu sorun asla çözülmeyecektir.

Sorun çözülmediği sürece de, adım adım hedefine doğru ilerlemekte olan Büyük Kürdistan kabusu, Türk milletinin üzerine bir karabasan gibi çökecektir!

Sorunu çözmenin yolu ise kavgayı göze alabilmektir.

Mustafa Kemal’in, 1 Mart 1922 günü TBMM Üçüncü Toplantı Yılı açış konuşmasını yaparken söylediği gibi “Hazır ol cenge, eğer istersen sulh ü salâh”

İlk olarak Şair Abdülhak Molla tarafından söylenen bu söz gerçekten düstur edinilmesi gereken çok önemli bir tespittir.

Atatürk o gün aynen şöyle söylemiştir:
“Efendiler, ‘Hazır ol cenge, eğer istersen sulh ü salâh’ (Hazır ol savaşa, eğer istersen barış ve kurtuluş) gerçeğini bir an akıldan çıkarmamak, milli davamızın istediği icaplardandır. Bu bakımdan müteyakkız ve hazır bulunmaktan ibaret olan prensibimize uymaya devam edeceğiz, arkadaşlar…”

Nitekim Atatürk söylediğini de yapmıştır. İtalya’nın, 2. Dünya Savaşı öncesinde, Güney Anadolu’ya dönük istekleri, biraz yüksek sesle telaffuz edilmeye başlandığında, Atatürk, “Çizmeyi ayağıma geçiririm” demişti.
Bunun bir anlamı:
“Gerekirse, savaş için çizmelerimi giyerim” idi.
Diğer anlamı ise, satırlar arasında gizli idi.
Atatürk, belki de “haritadaki çizme şeklindeki İtalya’yı, ayağının altına alacağı” mesajını veriyordu. Yine Atatürk’ün Hatay için gösterdiği kararlılık bu politikaya en güzel örnektir.

Benzer örnekler yakın tarihimizde de vardır. Kardak Krizi, patlak verdiğinde, devrin Başbakan’ının, “O bayrak inecek, o asker gidecek” sözleri, olağanüstü toplantıda, komutanlara, “Yunanlıların kulaklarından tutup atacaksınız” kelimeleri hatırlardadır.

Ne güzel değil mi? Peki, Türk Devleti’ni yöneter günümüzde bu önemli prensibi uygulamakta mıdırlar? Yoksa bu prensip çok uzun bir zamandır unutulmuş ve hatta çöpe mi atılmıştır? Karar sizin…

Lakin bir gerçek var ki; Kandil’i ve Kuzey Irak sınırımızdaki PKK kamplarını sadece havadan vurmak T.C. açısından gösterilen bir kararlılık değil, Türk milletini yanıltarak gazını alma operasyonudur.

Hani Halil Rıfat Paşa’nın söylediği bir söz daha vardır ki, konumuza cuk diye oturmaktadır: “Gidemediğin yer senin değildir!” Savaş taktikleriyle ünlü Murphy kanunlarında denir ki, “Kontrol altında tuttuğunuz tek arazi botlarınızın bastığı arazidir.” Bu arada ünlü bir Türk askeri atasözünü de unutmayalım “Zafer Süngünün ucundadır.”

Yani neymiş? Zafer uçaklarla atılan bombaların veya obüslerle fırlatılan topların ucunda değilmiş…

Uzun lafın kısası, biz Türkler her şeyi göze alıp Kandil’e çökmez ve Kandil’in yılanları ile bu yılan yuvasının Şahmaranı olan Barzani’yi hesaba çekmez isek, yeni baharlar gelsin diye inanın daha çoookkk bekleriz. Yani “Ölme eşeğim ölme, bahar gelsin yoncayı ye de öyle öl”

Yöneticileri bilmem ama büyük Türk milletinin ölmeye de, yeni baharlar beklemeye de tahammülü kalmamıştır!

Dile kolay…
07 Haziran 2015 seçimlerinden bu yana, teröre verdiğimiz şehit sayısı (asker, polis ve korucu) 550’yi buldu. Buna ilave olarak 432 de sivil kaybımız var.

Bir de yaralananları düşünün… Öyle çoklar ki, gerçek sayılarını bile bilmiyoruz ve bu adsız kahramanların en az yarısının yaralandıktan sonraki yaşamlarını normal olarak sürdüremediklerini bir çoğumuz aklımıza bile getirmiyoruz. Yaralanma deyince aklına öyle küçük sıyrıklar falan gelmesin. Düşünün ki yaralanan o kahramanlarının bir çoğunun bir gözü yok, bir veya iki bacağı birden dizden veya topuktan kopmuş, bir kolu dirsekten yok, iç organlarından bir veya birkaçı işlevselliğini yitirmiş! Aldığı yaradan dolayı erkekliğini veya kadınlığını yitiren gazilerimiz de var! Hallerini hele bir düşünün… Ömür boyu tekerlekli sandalyeye ve hatta yatağa mahkum olanlar var!

Peki, o anlı şanlı Kıbrıs Türk Barış Harekatı’nda toplam kaç şehit vermiştik biliyor musunuz? Harekat boyunca 498 şehit. Yani 7 Haziran 2015 tarihinden bu yana 11 ay gibi kısa bir sürede verdiğimiz şehit sayısı Kıbrıs Savaşı’nda verdiğimiz şehit sayısını geçmiştir.

Kıbrıs Savaşı ile bir toprak parçası, ebediyyen Türk yurdu olmak üzere vatan yapılmış ve Aziz Türk milletine yeni bir devlet hediye edilmiştir.

Peki, sorarım size; Güneydoğudaki durumumuz nedir?

Denilebilir ki, “bu operasyonlarla bizim olan vatan topraklarının bizim olarak kalması sağlanmıştır”

Doğrudur… Doğrudur da terörün beslendiği bataklık ve etrafındaki zehirli vaha olduğu gibi dururken, yarın ne olacak? İkide bir, Kıbrıs’takine eşdeğer şehitler vererek, yeniden ve yeniden kanlı diyetler ödeyerek mi topraklarımızı korumaya devam edeceğiz? Böyle bir kısır döngü nereye kadar devam ettirilebilir?

Evet vatanımız ve milletimiz için diyet ödenir… Kanlarımız da canlarımız da feda olsun. Fakat beceriksiz politikacılar, çapsız yöneticiler ve cesaretsiz vatanseverler yüzünden millet sürekli olarak diyet ödemek zorunda mıdır?

Peki, beceriksizliğin, çapsızlığın, basiretsizliğin ve cesaretsizliğin tanımı nedir? Barzani eşkiyalarını Türk topraklarından geçirerek Kobani’ye can suyu vermek, Bölücüleri yüceltip cesaretlendirip Türklüğü yermek, PKK’nın yaptıklarını bile bile ve göre göre mücadele etmemek, kazılan hendeklere açılan tünellere kurulan barikatlara ve yapılan kimlik kontrollerine yıllarca göz yummak, il ve ilçelerimizin kamyon kamyon getirilen silah ve patlayıcılarla doldurulmasına ses çıkarmamak ve yine neredeyse her gün yapılan PKK gövde gösterilerine karşı durmamak… İşte tanım budur.

İyi de çözüm var mı?

Ey milletim evet çözüm vardır.

Çözüm: ABD ile çatışma riskini göze almakta ve ABD’ye rağmen milli politikalar üreterek ve milli icraatlar gerçekleştirmektedir.

Evvela, gidilip Kandil’e çökülmeli ve en az bir komando tugayı çapında bir kuvvetle, burya kalıcı garnizon olarak yerleşilmelidir.

Eş zamanlı yapılacak operasyonlarla Barzani denilen Şahmaran da vurulmalı, sarayı ve sözde parlementosu ile birlikte yerin dibine geçirilmelidir.

Yeter mi? Elbette yetmez bir de işin PYD boyutu vardır ki, kobani denilen şer yuvası ve adı Müslim olduğu halde kendisi tam bir haçlı şeytanı olan diğer yılan da etrafındaki sırtlanlarla birlikte berheva edilmelidir.

Ondan sonra da ABD’ye “savaş istiyorsan buyur, barış istiyorsan yine buyur” denilmelidir.

İnanın bütün bunlara büyük Türk milletinin gücü de yüreği de yeter.

Görünen köy ise kılavuz istemez.

“Hazır ol cenge, eğer istersen sulh ü salâh”

Hasip Sarıgöz