HANGİ İSLAM?

0
37

HANGİ İSLAM!

Din…

Neredeyse her şeyimiz din oldu.

Dinle yatıyor, dinle kalkıyoruz.

Hele ki, siyaset…

İçinde din istismarı, din sömürüsü ve din bezirgânlığı olmadan siyaset yapılamaz hale geldi!

Mesela:

Kadını baskılamamız dinle!

Milleti kandırmamız dinle!

Kadın tecavüzleri, çocuk tacizleri…

En alçakça kumpaslar, ahlaksızca yalanlar, en yıkıcı talanlar dinle!

En etkili afyonumuz yine din!

Hangi din???

Üstelik bütün bunları söylerken, Satanizmden, Ateşpereslikten, Putperestlikten, Yahudilikten veya Hıristiyanlıktan bahsetmiyoruz.

Ne yazık ki, sömürülen bir Müslümanlıktan bahsediyoruz!

İyi ama İslam; iyilik, güzellik, doğruluk, kardeşlik, yardımlaşma, merhamet ve barış dini değil mi?

İyi ahlakın tecellisi adına, insanlığa bir hidayet olarak indirilmiş, en son ve en mükemmel din değil mi İslam?

Evet öyle…

O halde bütün bunlar nasıl oluyor? Nasıl oluyor da kafa kesen de, kafası kesilen de aynı anda tekbir getirebiliyor? Nasıl oluyor da İslam’la yalan, Müslümanla hırsızlık, mümin ile ihanet, nasıl oluyor da yan yana gelebiliyor?

Bu işte büyük bir terslik yok mu?

Yoksa hepimize göre farklı bir İslam mı var?

Kaç tane İslam var?

Peki, sizin inandığınız İslam hangisi?

Var mı merak etmeyeniniz?

Hiç sanmam.

Aklınızdaki sorulara sizi tatmin edebilecek kadar yerinde cevaplar verebilir miyim bilemiyorum. Bir molla, bir hafız veya bir din bilgini değilim. Ama şu kadarını iddialı olarak ifade edebilirim ki, dini yönden Muhammet Mustafa’yı, milli yönden de Mustafa Kemal’i rehber edinmiş, milli bilinci açık, inançlı ve sorgulayan bir Türk evladıyım.

Milli bilinç, İslami ahlak, Türk töresi ve daha niceleri… O kadar çok şey kaybettik ki, sanırım bu din ve din üzerinden varılmak istenen hedefleri de sorgularsak hiçbir şey kaybetmiş olmayız.

O halde başlayalım.

Aslında zannederim ki, ortada iki İslam var.

Birincisi Kuran’a ve Sünnet’e dayanan gerçek İslam, ikincisi ise Müslümanların birçoğunun İslam diye anladığı, algıladığı (veya algılatılan) başka bir şey… Yani DÜZMECE İSLAM!

Ne yazık ki bizler, işte o başka şeyi İslam diye algılayıp, Müslümanlık diye yaşamaya çalıştık!

Ve yine ne yazık ki, Muhammet ahlakı da diyebileceğimiz gerçek İslam öğretisi, Peygamber Efendimiz ’in Rabbi Rahman’a kavuşmasının hemen ardından başlayan güç kavgaları ile yozlaşmaya başlamış, mezheplerin ortaya çıkmasıyla ikilikler ortaya çıkmış ve Muaviye ve Yezit gibi devlet yönetiminde dini bir sopa gibi kullanan ısırıcı meliklerin gelmesiyle de özünden uzaklaşmıştır.

İslam’ın zuhurundan sonraki döneme baktığımız zaman, Kuran ve Sünnete dayalı İslam’ı yaşayan ve yaşatan Müslümanlar, dünyanın her yerinde devletleri ile birlikte yükselip yüceldiler…

İşte bu nedenle o dönemlerde Yahudi’si, Hıristiyan’ı, Putperesti, Ateşperesti neyi varsa, gerçek İslam’ı görenler Kuran’dan ve Muhammedi ahlakın faziletlerinden etkilenerek İslam’a koştular.

Tabi bu durum birilerini oldukça rahatsız etmişti.

En başta Yahudiler olmak üzere Hıristiyanların ve diğer inanç sahiplerinin önemli bir kısmı büyük bir haset içine girdiler. Fakat ne yaptılarsa da müminlerin kalbinden Hz. Muhammet sevgisini ve İslam ahlakını sökemiyorlardı.

Muhakkak ki, bu gidişi değiştirecek daha başka, daha şeytani bir şeyler yapmalıydılar.

Yaptılar da…

Mademki, Kuran’ın ayetlerini ve Muhammedin ahlakını değiştiremiyorlar; o zaman ayetlerin ve hadislerin yorumunu, yani algısını değiştirmeliydiler.

Dönme Yahudiler ve müşrikler hemen harekete geçtiler. İslam dünyasının içinde yeni yeni düşünce akımları geliştirdiler, fırsatını buldukları her ortama fütursuzca fitne tohumları serpiştirdiler ve hakka hizmet etmeyen siyasi mezheplerin ortaya çıkmasını sağladılar.

İşte bu fitne, fesat akımları ile özellikle siyasi mezhepler; cahiliye devri bedevi anlayışını ve kabilecilik devrinin yozlaşmış adetlerini yeniden hortlattı. Hortlayan cahiliye anlayışıyla birlikte İslam’ın mana yönü giderek erimeye ve yok olmaya başladı.

Öyle bir noktaya gelindi ki, kutsal topraklarda artık başka bir İslam yorumu hüküm sürmeye başladı. Bu yorumu İslam’daki cihat anlayışına oturttukları vakit ise, Müslümanlar kendilerinden başka, ya da kendileri gibi düşünmeyen herkesi kâfir olarak görmeye başladılar. Artık kâfirlerin yaşaması haram, kelleleri, malları, mülkleri ve cariyeleri de kendilerine helal idi. Cihat kavramının akılla, ilimle, kelamla, kalemle, merhametle, hoşgörü ile ve örnek yaşamla yapılan kısımları çöpe atılıp yalnızca kılıçla yapılanı kaldı. Çünkü; sözde cihat, özde ganimet için, tekbir getirerek kafa kesmek, girilen her yerde her türlü zulmü reva görmek “işlerine gelen” bir cihat anlayışıydı.

Alın size düzmece İslam!

Fakat buna rağmen, gerçek İslam’ı yaşamaya ve yaşatmaya çalışan sahabeler, âlimler ve ehlibeyt mensupları vardı. İşte bu kişiler Yezit anlayışının önündeki en büyük engeldi.

O yüzden de ya vuruldular ya da sürüldüler! Mesela Abbasiler, mesela Emeviler ve mesela Fatimiler… Kuran ve Sünnet kaynaklı gerçek İslam’ı yaşayanlara her türlü zulmü reva gördüler, olmadı canlarına kıydılar, birçoğu ise sürüldü ya da kaçmak zorunda kaldılar. Mesela Kerbela’da yapılanlar gibi…

Bu sürülenler ve bu zulümlerden kaçanlar nereye gittiler biliyor musunuz?

Maveraünnehir’e vardılar, Asya’ya, yani Türkistan illerine geldiler.

İşte yine, bir şerden büyük bir hayır doğmuştu. O sürgünler nedeniyle bu öğreti-gerçek yorum Asya’ya taşınmıştı. Yani cismen olmasa bile, öğretisi ve ruhuyla birlikte, Hz. Muhammet, artık Türkistan’daydı.

Gelen sahabelere, âlimlere ve ehlibeyte Türkler sahip çıktı ve derken Türkler de bu hak öğretiyi benimsemeye ve hayata geçirmeye başladılar. Gün geçtikçe bu öğreti Türk yurtlarına can verdi, nefes verdi. Daha sonra medreseler kuruldu. Hoca Ahmet Yesevi, Şahı Nakşibendi, Hacı Bektaş Veli, Mevlana ve Yunus Emre gibi Türk/İslam güneşleri doğdu. Önce Türkistan’ı daha sonra da Anadolu’yu, Mezopotamya’yı, Kuzey Afrika’yı, hatta ve hatta Avrupa’nın bir kısmını aydınlatan o ışığın kaynakları işte bu mürşitlerdi.

Yozlaştırılmadan yaşatıldığı dönemlerde bu öğreti, kadim Türk töresiyle de birleşince, Selahaddin Eyyubiler, Gazneli Mahmutlar, Selçuklular ve Osmanlılar eliyle Müslüman Türk milleti üç kıtaya hâkim kılındı. Bu hâkimiyet: Aslında adaleti temel alan, halka hizmeti de hakka hizmet olarak gören bir hadimiyetten başka bir şey değildi. Çünkü en büyük cihat insanın kendi nefsiyle yaptığı cihattı…

İşte bu gerçek İslam öğretisinin terk edildiği “düzmece İslam” dönemleriyle, İslam ülkelerindeki büyük çöküşlerin aynı zamanlara denk gelmesi elbette bir tesadüften ibaret değildi.

Çünkü yaşananlara baktığımızda, ne yazık ki iki ayrı İslam’ın var olduğunu görüyoruz!

Birincisi Hoca Ahmet Yesevilerin, Hacı Bektaş Velilerin, Hallacı Mansurların, Mevlanaların ve Yunus Emre gibilerinin temsil ettiği gerçek İslam; ikincisi ise kendileri gibi düşünmeyen ve kendi menfaatlerine dokunan herkesi kâfir/düşman belleyen sözde (Düzmece) İslam.

Bu iki anlayış Hz. Muhammed’in ölümünden bu yana birbiriyle savaş halindedir. İyilerle kötülerin, hilalîlerle şeytanilerin savaşı…

Bu savaş halen daha ve bütün şiddetiyle sürmektedir! Mezhep savaşlarının, tarikat kavgalarının devam ediyor olması ve Müslümanların şeriatçılar, köktendinciler, ılımlılar ve radikaller gibi fitne kampları ile birbirinden ayrı tutulması bunun en büyük kanıtıdır. Şer güçlerin amacı: Müslümanların birlik oluşturmasını ve birlikten büyük bir kuvvet doğmasını önlemek maksadıyla Şii-Sünni, Alevi-Hanefi, Laik-Anti laik, şu-bu ne bulurlarsa onu kullanarak Müslümanları ayırmak, kamplaştırmak, aralarına ikilik/husumet sokmak ve en nihayetinde de Müslümanı Müslümana kırdırmaktır!

Biliyorsunuz Yahudiler için vaat edilmiş toprakların önemli bir bölümü Türkiye sınırları içerisindedir. Hıristiyanlığın Anadolu üzerindeki emelleri de Yahudilerden aşağı kalır değildir. Bu nedenle, bölgesinde mahallenin güzel kızı gibi parlayan Anadolu’dan da, İslam’ı ortadan kaldırma ideallerinden de asla vazgeçmeyecekler. “Ilımlı İslam” ve “Dinler Arası Diyalog” gibi projeler bunların tuzaklarıdır. Ne yazık ki sayısız ajan içimizde cirit atmakta, camilerimizin bir kısmında bile namazları, “Düzmece İslam’ı içimize yerleştirmeye çalışan Vatikan imamları kıldırmaktadır.

Din adına yapılan (Adnan Oktar misali) soytarılıklara, din adına işlenen cinayetlere, tacizlere, tecavüzlere, Türk/İslam kimliğine yapılan saldırılara, milli bilince kurulan kumpaslara, Türk ordusunun yapısının bozulmasına yönelik faaliyetlere, icat edilen sahte hadislere, Kuran’ın özüne aykırı ayet yorumlarına ve dahi “Keşke Yunan galip gelseydi” diyebilen akıllı soytarılara arka çıkılmasına bu gözle bakılmalıdır.

Güneyimizde veya içimizde bir Kürdistan kurulmasını kim desteklemektedir? Yahudi İsrail, Hıristiyan Amerika, İngiltere, İtalya, Fransa (vs.) ve İslam’ın içindeki fitne çıbanı Vehhabi Suudi Arabistan yönetimi. Bunların içinde hangisi Müslüman dostudur? Amaç yine Müslümanları birbirine kırdırmak ve bu arada koparabilecekleri topraklara ve zenginliğe çöreklenmektir. Gün gibi açık ki, ne Kürtler ne de Türkler hiçbirinin umurunda bile değildir.

Son dönemdeki yeni projelerinden birisi de hilafeti geri getirmektir.

“E ne varmış bunda?” Demeyin.

Aslında çok şey var.

Bu proje görünüşte, dağılmış İslam ülkelerini birleştirecek bir liderlik kurulmasını sağlamak maksadıyla halifeliği geri getirmektir.

Bunun birkaç tane önemli amacı var: Birincisi İslam dünyasının başına kendileri ile işbirliği yapacak bir halifenin getirilmesini sağlayarak, bütün İslam dünyasını bir kişi üzerinden kontrol ve dizayn etmek!

Eğer bu tutarsa, yani bütün İslam dünyası bu halifeye biat ederse, şeytanca planlarını bu halife üzerinden yavaş yavaş hayata geçireceklerdir! Peki ya tutmazsa? O zaman da B planını devreye sokacaklardır.

Nedir B planı?

Bilinir ki, Kuran’da Muhammed’in ölümünden sonra Müslümanları halifenin yöneteceği yönünde bir hüküm yoktur. Ve yine bilinir ki, Hz. Muhammet ölmeden önce yerine halife olarak hiç kimseyi tayin veya işaret etmemiştir. Yani Müslümanları bir halifenin yönetmesi dinin bir emri veya Peygamberin bir tavsiyesi değildir. İslam’ın bu konudaki en keskin emri Müslümanların (hatta inanç ayrımı olmaksızın) adaletle yönetilmesidir.

Öyleyse B Planı: Halife’ye biat edenlerle etmeyenleri birbirine kırdırmaktır!

Yani kabak gibi ikiye bölünmüş ve birbirine ölesiye düşman bir İslam dünyası…

Diyebilirsiniz ki, İslam dünyası şu anda bile paramparça. Evet, doğrudur. İslam dünyasında bir çokseslilik mevcuttur. Çok sesli bir İslam dünyasını kontrol etmek ve birbirlerini toptan kırdıracak şekilde ikna ve kanalize etmek gerçekten zordur. Yani bu çok sesli ortamda küçük çatışmaları her zaman çıkarabilirsiniz ama topyekûn savaşları asla.

Kaldı ki, iletişim çağının gelişmesiyle birlikte, İslam dünyasında uyanışa yönelik güzel bir gelişme de söz konusu. İşte esas bu uyanıştan korkuyorlar. Şii-Sünni, şucu-bucu olarak ayrılmış olan İslam dünyası, eğer bütün bu farklı yorumların bütüne hizmet edecek birer renk/yol olduğunu algılayıp öze dönerse?

İşte çağımızda bu öze dönüşü önlemenin ve Müslümanlar arasında yıkıcı bir ikilik çıkarmanın en güzel yolu kanımca hilafeti hortlatmaktır.

Görünen o ki, ülkemizde nefsine yenik düşmüş bazı muktedirler ile işin yakıcı boyutunu sezememiş olan halkımızın bir kısmı, bu kökü dışarıda olan kanlı projeye, iyi niyetle de olsa destek vermektedirler.

Görün bakın; eğer yine yüksek oylarla kazanırlarsa, 31 Mart 2019 seçiminden sonra “Federatif Sistem”i önümüze koyacaklar (yerseniz), sonra da hilafet sistemini…

Nasıl bir hilafet sistemi?

Yahudi cübbeli ve Hıristiyan sırmalarıyla işlemeli bir hilafet sistemi!..

Gelelim sona: Adama diyorsun ki, bu hırsız! Diyorlar ki, ama o dindar… Diyorsun ki; Yalancı, diyorlar ki ama o dindar… Diyorsun ki; kindar, vicdansız, ahlaksız, riyakâr, müsrif, rüşvetçi, kibirli, tacizci, tecavüzcü, küfürbaz… Yine diyorlar ki, ama dindar!

Ne hazindir ki, işte böyle bir ülkede yaşıyoruz. Öyleyse cahiliye devrinden farkımız ne?

Yani “neye layıksak o şekilde yaşamaya” devam edeceğiz. Aslında hiçbirimiz lanetlenmiş falan değiliz. Eğer bir lanet varsa onu başımıza yine kendi elimizle kendimiz geçiriyoruz! Çünkü (kader bağlamı dışında) bugüne kadar yaşadıklarımızın hepsi bizim seçimlerimizin bir sonucuydu. Bundan sonra yaşayacaklarımız da yine bizim tercih ve seçimlerimizin sonucu olacak. Her şey değil belki, ama çok şey yine bizim elimizde…

Gerçek İslam’ı bulmak çok mu zor? Gerçek İslam’la düzmece İslam’ı, gerçek müminle din bezirgânını birbirinden ayırt etmek çok mu zor?

Hayır, hiç de değil.

Önce işe, Kuran’ı “kendi dilinizle” okuyarak başlayın ve sakın ola ki aklınızı kiraya vermeyin, gerisi kendiliğinden gelecektir.

Unutmayalım:

Şeytan insanlığın düşmanıdır. Nefis ise Allah’ın düşmanıdır.

Nasıl mı?

Çünkü Şeytan Allah’ı bilir, tanır; ama O’nun sözünü tanımamıştır. Nefis ise, kendinden başka hiçbir şeyi tanımaz!

Bizden olmayanları anlarız da, bizim derdimiz; bizden görünüp de bizden olmayanlarladır.

İşte onlar, Allah’a değil güce tapanlardır, İşte onlar güç için şeytanla ve şeytanilerle kol kola girenlerdir. Ve işte onlar nefislerinin esiri olanlardır.

Ey nefsinin esiri olanlar!

Ey nefsini efendi bilip, dinle aldatanlar!

Ey parti menfaatlerini Allah’ın kitabından üstün tutanlar!

Ey kendi liderlerine Hz. Peygamberden daha fazla biat edenler!

Ey kinine, yalanına, talanına ve zulmüne İslam’ı alet edenler!

Ey düzmece dinin sahtekâr ustaları!

Bilin ki sizler, Şeytandan bile aşağılıksınız!

CEVAP VER