ASIL DARBE KIME YAPILDI?

0
35

ASIL DARBE KİME YAPILDI?

Tarih 15 Temmuz 2016 idi…

Günlerden Cuma ve sıcacık bir Temmuz akşamıydı…

Personel servisinden indim ve yürümeye başladım.

Gelibolu’nun incisi Hamzakoy plajına tam anlamıyla hâkim bir konumda bulunan, kendisi eski ama manzarası nefis lojmanımıza doğru yürürken, Hamzakoy’dan boğazın mavi sularına baktım ve bir daha imrendim. Koyu maviden turkuaza, mavinin bütün tonlarını bir arada ve kardeşçesine barındıran pırıl pırıl bir deniz… Masmavi bir gökyüzü ve başımı kaldırıp Yıldırım Kışla tarafına dönüyorum, Cennet’i andıran zümrüt yeşillikler…

Gelibolu’ya, o mübarek beldeye yolu düşenler bilirler, deli dolu rüzgârların hiç eksik olmadığı bu güzel şehrin rüzgârı deli dolu denizi de genellikle hırçın olur. Fakat bugün farklıydı, adeta bir şeyleri gizlemeye çalışan suçlu bir afacanın sessizliği gibi sessiz ve durgundu. Rüzgâr yok denecek kadar azalmış berrak bir hava hâkim, deniz ise kıyıya uzanan billur gibi suların hemen bitiminde başlayan kumsalı uysallaşmış dalgaları ile yavaş yavaş yalamakta…

“Ya Rabbi!” dedim içimden, “Sana ne kadar şükretsek azdır, ne kadar güzel bir memlekette yaşıyoruz, her köşesi ayrı bir güzel, her şehri, her ilçesi, her köyü başka bir cennet… Yarabbi bu güzel yurdu ne olursun kıyamete kadar yalnızca Türk’e yar et…” diye düşünürken ve dahi dua ederken Temmuz’un 15’ini bulduğumuz halde hala deniz mevsimini açamadığımız aklıma geldi. Elinizi uzatsanız dokunabileceğiniz kadar yakın olana bu kadar uzak olmak işte böyle bir şey olmalıydı. İşte bu duygularla varmıştım evimize…

Bu arada, Türk Ordusu’nda görevli diğer silah arkadaşlarım gibi ben de yoğun ve yorucu bir haftayı daha gönül huzuru ile geride bırakmanın huzurunu yaşıyor ve bir yandan da hafta sonu neler yapacağımızı kafamda tasarlamaya çalışıyordum. Belki yarın deniz mevsimini açarız.

Oğlumla birlikte yorgun argın yediğimiz akşam yemeğinden, sonra her günkü alışkanlığım olduğu üzere akşam haberlerini izlemeye başlamıştım ki, oturduğum kanepede derin bir uykuya dalmışım.

Okuma, inceleme, araştırma, yazma merakım ve milletime olan hizmet aşkım nedeniyle aslında çok uyuyan biri değilim. Hafta içi demem, hafta sonu demem; gecenin üçlerine kadar çalışır sonra yatar ve sabahın altısında da disiplinli bir askere özgü çakı gibi bir eda ile kalkar ve mesaiye giderim. Yıllardır bu böylece süregelmiştir. Fakat belirtmeliyim ki, hiçbir silah arkadaşım da benim mesaide bir gün bile ne kaytardığımı, ne de uyukladığımı görmemiştir. Ne demişler gönlünde gidilecek menzili olanı uyku tutmaz, yorgunluk ise alıkoyamazmış. Fakat arada bir fişi çekilmiş gibi olur ve yığılır kalırım. O zaman kimse bana dokunmasın, çünkü yanımda top atılsa bile uzun süre deliksiz uyurum. İşte tam da o günümdeydim sanırım.

Ne kadar geçti hiç bilmiyorum tatlı uykumda oğlumun beni ısrarla dürterek uyandırmaya çalıştığını ve “Baba televizyon Türk Silahlı Kuvvetleri darbe yapıyor diyor kalksana” dediğini biraz serap görür gibi hatırlıyorum. Gözlerimi hiç açmadan ve adeta uyku sarhoşluğu içerisinde oğluma “Lan TSK niye darbe yapsın ki?” diye cevap verdiğimi hatırlıyorum, yeniden dalmışım…

Fakat rahat yoktu aradan 10 dakika kadar zaman geçmiş, bu sefer ısrarla yeniden uyandırıldım. Güzümü televizyona diktim üzerime sanki kaynar sular dökülüyor ve gördüklerimin bir rüya mı yoksa bir yakaza hali mi olduğunu anlamaya çalışıyordum. Anlamanın bir tek yolu vardı, doğrudan banyoya gidip buz gibi suyun altına girdim ve öylece kaldım ve bir müddet sonra biraz da titreyerek dışarı çıktım. Televizyonun başına yeniden vardım fakat gördüklerim ne bir rüya ne de bir yakaza idi. Buz gibi bir gerçekti! Daha da üşüdüm…

Sonrası mı?

O uğursuz gecede olanları hepiniz bizzat yaşayarak gördünüz…

Neyse sözü uzatmayalım.

O gün; şanlı ordumuzun içine sızmış, sızdırılmış veya özenle yerleştirilmiş bir grup hain tarafından kanlı bir darbe girişimi gerçekleştirildi!

Halkımızın darbeye karşı destansı duruşunu yabana atmamakla birlikte, kamuoyunda oluşturulan algının aksine, bu haince girişim; ordumuzun ezici bir çoğunluğunun itibar etmemesi ve hatta canları ve kanları pahasına karşı durması sayesinde, esası itibarı ile yine Türk ordusu tarafından önlenmiş olan bir girişimdir.

Kabuk bağlamakta olan yaraları kanatmak istemem, ama gerçeklerin de tam olarak anlaşılması gerekir. Darbe girişimi gecesi, girişimin en önemli merkezi olan Ankara’da sokağa çıkabilen tank sayısı sadece 17 idi. Garnizondaki diğer binlerce zırhlı araç ve tankın dışarıya çıkmasını önleyen şey kışlalarımızın önlerine yığdığınız kıytırık çöp kamyonları mıydı?

Üzeri balçıkla sıvanamayacak olan yalın gerçek şudur ki; darbeyi Imam’ın Ordusu yapmış ve Mustafa Kemal’in Ordusu da engellemiştir.

Bu gün o hain darbe girişiminin birinci yıldönümündeyiz, hiçbir ayrım yapmaksızın ezelden beri büyük Türk milleti için mübarek canlarını feda eden aziz şehitlerimizi rahmetle anıyor, asil kanları ile vatan topraklarımızı sulayan kahraman gazilerimize şükran ve minnetlerimi sunuyorum.

“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır,
Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır…”

Evet, aradan uzun 1 yıl, 12 koca ay ve tam 365 gün geçti… Şimdi bu geçen 365 günde neler oldu bir ona bakalım ve ülkemizin nereye doğru gitmekte olduğunu bu gözlükle görmeye çalışalım.

• Maalesef ki aradan bir yıl geçmiş olmasına rağmen, darbeyi tertipleyen “Yurtta Sulh Konseyi” ve bu konseyin başındaki kişiler ortaya çıkarılamadı!

° 15 Temmuz günü yaşandığı iddia edilen çelişkili, garip ve soru işaretleriyle dolu karanlık olaylar aydınlığa kavuşturulmadı.

• Mecliste oluşturulan “Darbeyi Araştırma Komisyonu”; “Dağ fare doğurdu” dedirtircesine halkımızı ikna ve memnun edecek bir çalışma ortaya koymadı / koyamadı. Görevini layığı ile yapamayan bu komisyon, dinlenmesi gereken üst düzey birçok görevliyi de dinlemeyerek girişimin karanlık ve şüpheli noktalarını açığa çıkaramadı. Üstüne üstlük, basına açıklanan sonuç raporunda; sonradan sahte olduğu anlaşılan belgelerle, CHP’nin FETÖ ile ilişkisi olduğu algısı oluşturulmaya çalıştı!

• Bugüne kadar darbenin siyasi ayağına neredeyse hiç dokunulmadı!

• Davulcusundan zurnacısına, baklavacısından kavurmacısına kadar toplumun her kesiminden külliyatlı miktarda baylokçu veya FETÖ’cü çıktığı halde, başta iktidar milletvekilleri olmak üzere siyasilerimizden bir tane bile FETÖ’cü çıkmadı!

• AKP Genel Merkezi’ne ilk defa dev bir Atatürk posteri asılmıştı, ancak hayati tehlikenin geçtiği anlaşılınca bu koruyucu kalkan hemen kaldırıldı…

• OHAL Kanununa göre Anayasa ilga edilerek, ülke Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) yönetilmeye başlandı.

• Herhangi bir yargı kararı (Hukuki Hüküm) olmadan on binlerce kişi okulundan, mesleğinden ve işinden atıldı! Yine on binlerce kişi tutuklanarak cezaevlerine konuldu. Yazar, çizer, siyasetçi ve gazeteci tutuklamaları ile ülke tarihinin yeni rekorları kırıldı!

Bizzat Sn. Cumhurbaşkanının dediği gibi at izi it izine karıştırıldı!

• Bunun üzerine bir parti öncülüğünde bir eylem başlatıldı ve adına “Adalet Yürüyüşü” denildi. Adında “Adalet” olan bir parti ise, böyle bir yürüyüşe dahi karşı çıkar hale geldi. AKP’nin benlik duygusu ve egosu o kadar yükseldi ki, “Adalet Yürüyüşü”nün yapılmasının kendilerinin bir lütfu olduğu en yetkili ağızdan deklare edildi ve hatta yürüyenlerin terörist oldukları iması dahi yapılabildi!

• Ve yine adında “Halk” olan bir parti; uzun bir aradan sonra ilk defa, gerçek anlamda halkla buluşmuş oldu. Sloganı ise “Hak, Hukuk, Adalet” idi.

• Sınav sonuçlarının mülakatlarla belirlenmeye başlaması ile birlikte, yargıda hiç görülmediği kadar Hükümet kadrolaşmasına gidildi. Medyada yer alan haber ve iddialara göre; son zamanlarda ataması yapılan adli hâkimlerin yüzde 90’ı AKP’li ve hatta AKP parti teşkilatında görevli kişilerden oluşmaktadır.

• Polis Özel Harekâta personel alımlarında da benzer şekilde hareket edilerek yazılı sınava dahi ihtiyaç duyulmadı, KPSS’ye girme ve kazanma şartı hepten kaldırıldı!

• Yapılan bu ve buna benzer uygulamalarla polisimiz politize edilerek, milletin polisi olmaktan çıkma noktasına getirildi!

• Darbe girişimi bir fırsata çevrilerek, OHAL ortamının verdiği olağanüstü yetkilerle Hükümet çıkarına uygun her işin, KHK kullanılarak kolayca yapılması, alışkanlık haline getirildi!

• Türkiye’de kaliteli mal ve hizmet üretiminin dinamosu haline gelmiş olan birçok güzide devlet kuruluşu bir KHK ile Varlık Fonu’na devredildi!

• Otomobil lastiğinden kış saati uygulamasına kadar her türlü düzenleme, OHAL yetkisine dayanan KHK’larla yapıldığı halde, bir yıldır; CEMAATLERLE İLGİLİ VE CEMAATLERİN DEVLET İÇİNDEKİ FAALİYET ALANLARINI DÜZENLEYEN VEYA SINIRLAYAN bir tek KHK dahi çıkarılmadı!

• Türk kimliğinin yerine “ÜMMETÇİLİK”, Cumhuriyet rejiminin yerine “OSMANLICILIK”, milli ve dini değerlerimizin yerine “ŞEKİLCİ EMEVİ YOBAZLIĞI”, Atatürk’ün yerine de “ABDÜLHAMİT” ikame edilmeye çalışıldı / çalışılmaktadır!

• Maurice Duverger’in dediği gibi hukukun kuvvetinin azaldığı yerde, kuvvetlinin hukuku geçerli olmaya başladı!

• OHAL şartlarında ve fırsat eşitliğinden yoksun bir ortamda yapılan şaibeli referandumla başkanlık sistemine geçiş kabul edildi. Partili ama nasıl oluyorsa tarafsız bir Cumhurbaşkanı garabeti ortaya çıktı. Hükümet, Başbakan ve Cumhurbaşkanı bir partinin içinde toplandı.

• Partili=Taraflı, Taraflı=Ayırmalı ve Ayırmalı=Kayırmalı bir sisteme geçildi!

• Halkın % 50’sinin onaylamadığı bir partinin genel başkanı, siyaset üstü ve milletin % 100’ünün ordusu olan Türk Ordusu’na Başkomutanı oldu!

Referandum sonuçları da dikkate alındığında; OHAL şartlarında iyice düşünülmeden ve acele ile yapılan düzenlemeler nedeniyle, Türkiye’de fiilen parti devletine evrilen bir sürece girildi.

• Toplumdaki zaten var olan kutuplaşma şaibeli referandumla birlikte iyice keskinleşti! Yapılan ayrımcılık şehitlerimizin ve gazilerimizin dahi ayrıştırılmasına kadar sirayet ettirildi. Verilen haklar yönünden kayırılan 15 Temmuz şehitleri, gazileri ve ayırılan diğerleri…

• Trilyonlarca liraya ve parayla ölçülemeyecek kadar çok zamana ve bilgi birikimine mal olmuş en iyi kışla ve üsler acımasızca kapatıldı?

• Askeri okullar kapatıldı, öğrenciler atıldı! (Düşünün bir kere bu okullar yarın eğitime başlasalar ilk subay 4 yıl, ilk astsubay 2 yıl sonra kıtaya çıkacak)

• Taa 1848’lerde, o günkü adıyla “Erkan-ı Harbiye Mektebi” olarak Türk ordusunun kurmay subay ihtiyacını karşılamak maksadıyla kurulan ve kurulduğu günden bu yana başta Mustafa Kemal Atatürk gibi çok değerli subaylar yetiştirmek suretiyle ordumuza ve milletimize çok değerli hizmetler veren Harp Akademileri Komutanlığı bir KHK’ya dayanılarak kapatıldı. Kanunla kurulan bir kurum çıkarılan bir KHK ile kapatıldı ve tam 168 yıllık birikim çöpe atılmış oldu!

• Askeri hastaneler kapatılarak ve askeri hekimlik yok edilerek, Türk ordusunun çok ama çok önemli bir kabiliyeti yok edildi. Bu uygulama ile çatışma alanlarındaki Mehmetçik sıhhiye desteğinden yoksun bırakılarak kaderine terk edildi.!

• Tarihi milattan önce 209’da başlayan Şanlı Türk Ordusu, dünya orduları içerisinde askeri sağlık sistemi olmayan tek ordu haline getirildi.

• Askeri sağlık sisteminin yok edilmesinin ardından, sivil hastaneler tarafından verilen raporlarla; muharip sınıflardan yardımcı sınıflara geçişler % 1300, komando olamaz raporu alanlar % 6000 ve uzun süreli istirahat raporu alanlar % 1300 artış kaydetti!

• Askeri mahkemeler kapatıldı. Askerliğin iç dinamiklerinden bihaber olan sivil yargının bundan sonraki askeri yargı davalarını nasıl bir hakkaniyetle karara bağlayacağı ciddi bir soru işareti olarak ortada kaldı.

• Darbe girişimi için kışla dışına bir tek postal dahi çıkarmamış olan Askeri kışla ve kurumların önleri bile çöp ve hafriyat kamyonları ile doldurularak, kışlaların yakıtı, elektriği ve suyu dahi kesilerek; halk ile ordu arasındaki manevi bağ berhava edildi!

• Ordunun komuta yapısı, düzeni, hiyerarşisi, disiplini, morali ve motivasyonu konusunda; Balkan Harbi’nden sonraki en büyük bozgun yaşandı. Genelkurmay Başkanlığı’nın hiçbir ağırlığı kalmadı ve komuta birliği tarihe gömüldü!

• Ordudaki rütbelilerin neredeyse tamamı potansiyel suçlu veya şüpheli olarak görülmeye başlandı!

• Bu olumsuzluklardan etkilenen ordumuzun en tecrübeli kesimi istifa veya erken emeklilik yolu ile Türk ordusundan ayrılmaya başladı!

• Mete Han’dan bu yana ordu tarihimizde ilk defa, kışlalarımızda üst üste ve toplu asker zehirlenmeleri yaşanmaya başladı!

• Asker kişilerde olmazsa olmaz bir gereklilik olan inisiyatif alma davranışı sıfıra indirildi. Personel “Görevimi daha iyi nasıl yaparım?” düşüncesinden, “Görevimde nasıl hareket edersem başıma bir iş almam” noktasına evirildi!

• Silah arkadaşlığı yok edildi. Üstün asta, astın üste güveni kalmadı, orduyu ayakta tutan böylesine önemli dinamikler, maalesef ki dinamitlenmiş oldu!

• Darbe girişiminden sonraki süreçte Türk ordusunun kaybetmiş olduğu itibar, imaj, nedeniyle askerlik mesleğine olan talep azaldı ve bu nedenle de askeri okullar maalesef ki, düşük profilli öğrencilerle doldurulmaya başlanmıştır. (Bu yapılanın yıkıcı sonuçları ileriki on yıllarda çok acı olarak yaşanarak ve bedelleri ödenerek görülecektir!)

• Hepsinden önemlisi TSK’nın zayıflatılmasından cesaret alan Yunanistan Ege denizinde işgal ettiği Türk adalarını askeri yönden takviye etmeye devam etti, nerede ise silahlandırmadık ada bırakmadı, bu adalarda yaptığı tatbikatlarla da bize karşı gövde gösterisi yapmayı ihmal etmedi. Bununla da kalmayıp, Ege denizinde ve üstelik uluslararası sularda yük taşımakta olan bir Türk gemisine ateş açma küstahlığını dahi gösterebildi.

Evet, bugün bu lanet olasıca başarısız darbe girişiminin birinci yıldönümü;

15 Temmuz şehitlerinin kabri başında Kuran okuyan partili Sn. Cumhurbaşkanını, hiç İç Güvenlik Harekâtı şehitlerinin kabri başında Kuran okurken göreniniz var mı?

15 Temmuz’u anma etkinlikleri için bastırılan afişlere boy boy basılan asker fotoğrafları ve çekimi yapılan “Uyanış” gibi psikolojik harekat filmleriyle, hedef kitle üzerindeki asker düşmanlığı adeta yeniden körüklenmekte!

Peki, bu afişlerde darbenin elebaşısı Fetullah Gülen’e ait bir tane bile fotoğraf göreniniz var mı? Peki, ya bu afişlerde FETÖ’yü yıllardır bağrında barındıran ABD niye yok? “Kandırıldık Allah ve milletimiz bizi affetsin” diye yazan bir afiş neden yok? Bu afişlerde darbecilere göğsünü siper ederek şahadete erişen Ömer Halis Demirler ve onun gibi kahramanlar ve darbeye direnen polislerimiz neden yok? Asker, poşis ve diğer meslek gruplarından “kandırıldık” diyenler içerideyken; siyaset cenahından kandırılanlar neden dışarıda?

Bir soru daha: Milli bayramlarımızın kutlanmasına engel olan OHAL şartları ve her milli bayramımızda ortaya çıkarılan sudan sebepler; 15 Temmuz kutlamalarının, ala ile vala ile meydanlarda yapılmasına neden engel değil?

Göz olanı, beyin ise olacakları görür derler…

Yazımın başında 15 Temmuz günü üşüdüm demiştim. Şimdi son bir yıl içerisinde yapılanlara bakıyorum ve yine üşüyorum!

Ülkemin içinde bulunduğu garabeti ve gelecekte yaşanabilecekleri düşündükçe ise, üşümek ne kelime? İnanın donuyorum!

Olanları sizler de gördünüz.

Darbecilerin kimler olduğunu da, en az 10 yıl boyunca ne istedilerse hepsi verilerek kimler tarafından himaye edildiklerini de biliyorsunuz.

Şimdi sorarım size;

Asıl darbe kime yapıldı?

CEVAP VER