KIBRIS…

0
43

Dünyaya geldiğim yer; güzel yurdumuzun, Ege Bölgesi’nin ücra bir köyü idi… Çocukluğuma ait zar zor hatırladığım ilk şey; Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında köyümüzde geceleri uygulanan karartmaydı. Elektriğin nedir bilinmediği, geceleri gaz lambaları ve el kandilleri ile aydınlanan, suyun sadece kuyu ve çeşmelerden karşılandığı, halkının tamamının çiftçilik ve hayvan yetiştiriciliğiyle uğraştığı ve neredeyse tek teknolojik aletin radyo olduğu köyümüzde; geceleri pencerelere kalın örtü veya battaniyeler germek suretiyle karartma yapıyorduk. Dedem rahmetlinin deyimiyle, Yonanlıların (Yunan) tayyareleriyle gelip bizi bombardıman etmelerinden korkuyorduk. Kıbrıs’ta Yunanlılarla savaşıp birbirimizi öldürüp yok etmeye çalışıyorduk. Bu nedenle de gündüzleri köyümüzün iki minaresinden sürekli olarak oradaki şehitlerimiz için okunan salalar yükseliyordu…

İşte çocukluğumun ilk anıları ve dünyaya Kıbrıs kelimesi ile açılan bilincim…

Aradan uzun yıllar geçti yaşım 48’e ulaştı Kıbrıs Barış Harekâtı yapılalı da koca koca 43 yıl…

Yıllar geçtikçe insan sanırım daha bir bilinçleniyor ve bugün adına “Kıbrıs Sorunu” denilen şey benim bilincimde; büyük bir aldatmacadan ve Türk milletini enayi yerine koymak için ortaya konulmuş sesi bozuk eski bir borazandan ibaret kalıyor.

Anadolu’da “Yol üstünde bağı olanla, güzel yâri olanın başı dertten kurtulmaz” diye güzel bir deyim vardır. İşte Kıbrıs’ı düşündüğümüzde hem yol üstünde bir bağımız hem de güzel bir yârimiz var. Bu nedenle başımızın dertten kurtulacağını düşünmemiz büyük bir gaflet ve dalalet değilse bile büyük bir saflık olacaktır.

Yani?

Yanisi şu: Anadolu’yu Anavatan, Kıbrıs’ı da Yavru Vatan olarak elimizde bulundurduğumuz sürece bize rahat ve huzur yok!

Gelin görün ki, bunlardan vazgeçme şansımız da yok. Öyleyse mücadeleye devam etmekten başka çare de yok.

Maalesef ki, bu günlerde de Kıbrıs’ta gidişat kötü!

Kıbrıs’taki Türk Hükümeti tarafından; Rumlarla yapılan görüşmeleri yürüten Cumhurbaşkanı Akıncı’ya bir muhtıra vermiş olması, ne yazık ki bu savımızı desteklemekte, Türkiye’yi yönetenlerin bu konudaki sessizliği ve ilgisizliği bizi kaygılandırmakta, her gün endişeyle izlediğimiz haberler de endişelerimizi kat be kat arttırmaktadır!

Aslında Türkiye açısından Kıbrıs sorunun çok önemli bir kısmı, Kıbrıs Türk Barış Harekâtıyla Mehmetçik tarafından çözülmüştür. Sorunun kalan küçücük kısmının ise, çözülemeyip kangren halini almak suretiyle, bugüne kadar gelmiş olmasının sebebi; Türk devlet ve siyaset adamlarının öngörüden yoksun oluşları, cesaretsizlikleri ve basiretsizlikleridir.

Çünkü adada; 1974 yılında Türkiye tarafından bir çocuk dünyaya getirilmiş, ancak aradan geçen bunca zamana rağmen, bu çocuğa bir türlü bir isim konulamamıştır. İsim Türkiye tarafından konulamayınca da, Haçlı zihniyeti tarafından sürekli olarak bizim istemediğimiz ve asla kabul etmeyeceğimiz isimlerle isimlendirilmeye çalışılmıştır. Sonuna kadar haklı olduğumuz bir dava olduğu halde, her platformda, önümüze konan ekşimiş bir yemek haline getirilmiştir.

Kıbrıs Türk Barış Harekâtı 1974 yılında yapılmıştır. Bugün ise yıl 2017’dir. Aradan tam 43 yıl geçmiştir. Yani bir başka deyimle adanın kuzeyinde tam 43 yıldır Türk hâkimiyeti vardır.

Acaba gerçekten var mıdır?

Buna evet demek pek mümkün değildir. Çünkü aradan geçen bunca zamana rağmen adadaki İngiliz sistemi yıkılarak yerine Türk sistemi getirilebilmiş değildir. Neden mi? Adada hala trafik soldan işlemekte, inşaatlarda İngiliz sistemi elektrik tesisatı kullanılmakta, mutfaklarda bile İngiliz üretimi tüpler hala bulunmaktadır. Bu arada özellikle gençler arasında artan İngiliz hayranlığı da önlenememektedir. Annan Planı ile ilgili 2004 yılında yapılan halk oylamasında; Kıbrıslı soydaşlarımızın (Avrupa Birliği havucunun veya serabının da etkisiyle) %70’inin Rumlarla bir arada yaşamaya evet demiş olması tablonun en hazin yanlarından birisidir. Oysa, Kıbrıs Türk halkının daha düne kadarki tek sloganı “Ya taksim, ya ölüm”dü.

Sorarım size, biz millet olarak 1071’den beri girdiğimiz Anadolu’yu, her yönü ile Türkleştirmeyip Bizans sistemini aynen korumuş olsaydık, bugün Anadolu bir Türk yurdu olur muydu acaba?

Olayın özüne baktığımızda, yaşanan mücadelenin aslında yüzyıllardır süren Hilal ile Haç’ın mücadelesi olduğunu hemen görebiliriz. Çünkü dünyada yaşanan benzer sorunları, hep halkları ve devletleri bölmek yoluyla çözmeyi yeğleyen Hıristiyan Batı’nın; ihtilaflı halkları her hâlükârda bir arada tutacak bir çözümü dayattığı tek örnek Kıbrıs Sorunudur.

Çok geç kalınmış olsa da, artık çocuğa bir ad konulmalıdır. Hatay’ın anavatana katılması örneğinde olduğu gibi, Kıbrıs mutlaka anavatana katılmalıdır. Her şeyimiz bir olduğu halde, göstermelik de olsa devletlerimizin ve bayraklarımızın ayrı olması bir saçmalıktır. Kıbrıslı kardeşlerimiz AB’ye gireceklerse bizimle girmeliler, dışarıda kalacaklarsa da bizimle dışarıda kalmalıdırlar.

Türkiye, bu işin sonuçlarından korkup ürkmemelidir. Zaten korktuğu ne varsa, Barış Harekâtından sonra başına bir bir gelmiştir. Ödenecek diyetler de ödenmiştir. Diğer devletler (AB, ABD vs.) bu meseleden dolayı bize sonsuza kadar yaptırım uygulayabilecek durumda değillerdir. Dünyadaki sermaye ve güç odakları her geçen gün başka coğrafyalara doğru kaymaktadır.

Kaldı ki Türkiye’nin tek alternatifi, AB veya ABD değildir. Değerlendirilebilirse eğer; Türkiye’nin önünde çok aydınlık ufuklar durmaktadır. Ufukta ise büyük bir ülkü olan Türk Birliği durmaktadır. Gerçekten de Türkiye’yi ve Türkleri küresel güç haline getirebilecek tek yol, tek şans Türk Birliği’nin kurulmasıdır.

Öyle ki, Sovyet Rusya’nın dağılmasıyla ortaya çıkan Türk Cumhuriyetleri bugün için; Türk devlet adamlarının cesaretsiz, uyuşuk ve basiretsizce hareket etmiş olmalarına rağmen, hala daha Anadolu Türklüğünün gözünün içine bakmakta ve Türkiye’nin vereceği işareti beklemektedirler.

Düşünün şimdi, Türkiye gibi büyük bir ülke, 1974 yılında yaptığı başarılı bir harekâtla kan dökerek can vererek yeniden vatan yaptığı küçücük bir Türk toprağını veya adına Yavru Vatan dediğimiz küçücük bir Türk devletini dahi elinde tutamaz ise; umudu, kurtuluşu bizde gören, bizim gözlerimizin içine bakan ve adeta titreyip kendimize gelmemizi ve silkinip ayağa kalkmamızı bekleyen kardeşlerimizin nazarında ne inandırıcılığı kalacaktır?

Kıbrıs’ı elinde tutamayan bir Türkiye’nin ne Orta Asya ne de Kafkaslarda hiçbir ağırlığı kalmayacağı gibi Allah korusun Anadolu’yu bile elinde vatan olarak tutması çok zorlaşacaktır. Çünkü Kıbrıs satılık bir arsa değil vatandır.

1974’ten bu yana izlenen basiretsiz ve tavizci politikalar nedeniyle maalesef ki, Kıbrıs konusunda kuş kafesten çıkmıştır. Ancak, hala bulunduğumuz odanın içindedir. Bir de kapıyı pencereyi açık bırakmanın bir âlemi yoktur. Rumlarla toprak pazarlığı yapmak tam da kapıyı pencereyi açık bırakmak anlamına gelmektedir.

Kıbrıs’ta Maraş bölgesinin sürekli olarak Rumlara toprak verilecek haritalar içinde gösterilmesi ve bir pazarlık kozu olarak hala kapalı tutuluyor olması çok büyük bir hatadır. Çünkü Gazi Magosa Kaza Mahkemesi’nin 27.12.2005 tarihinde verdiği karara göre; kapalı Maraş bölgesindeki 1472 adet tapu senedinde yer alan taşınmaz malın Abdullah Paşa Vakfı’na ait olduğu hükme bağlanmıştır. Ayrıca bu karar Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesi, tarafından da 2011 yılında alınan bir kararla da aynı şekilde tescil edilmiştir. Yani bugün pazarlıklar için kapalı tutulan Maraş; bir sureti Ankara’da T.C. Vakıflar Genel Müdürlüğünde, diğer sureti de KKTC Vakıflar İdaresinde olmak üzere iki suret kapı gibi tapusu olan, devredilmesi veya satılması mümkün olmayan Türk vakıf malıdır, yani öz be öz Türk toprağıdır.

Sormazlar mı adama, kimin malını kime veriyorsunuz?

Ayrıca Kıbrıs’ta döktüğümüz kanları, verdiğimiz canları; Muratağa’yı, Atlılar’ı, Sandallar’ı Lefkoşa’yı Kumsal Mahallesini (küvette can veren yavruları), Türkeli’de (Ayvasıl) buldozerlerle diri diri gömülen insanlarımızı ve onların acı hatıralarını asla unutmamalıyız.

1571 ve 1974 şehitlerini unutmamalıyız.

Unutmamalıyız, düşünmeli ve bazı şeyleri sorgulamalıyız.

Günümüzde en büyük ideali sıcak denizlere inmek olan Rusya, Suriye konusunu kullanarak Akdeniz’de birçok yeni üs elde etmiştir ve aynı Rusya daha bugün Suriye’deki hava ve deniz üslerinin kapasitelerini arttıracağını açıklamıştır. BOP kapsamında Ortadoğu’ya iyice çöreklenmek isteyen ABD ise; 1’inci ve 2’nci Körfez Savaşları nedeniyle Irak’ta elde etmiş olduğu etkinliğine ve üslerine, bugün için PKK/PYD ve YPG ile yapmış olduğu işbirliği sayesinde Kuzey Suriye’de yeni üsler ilave etmek suretiyle devam etmektedir. İngiltere’nin yıllar önce üzerine çökmüş olduğu Kıbrıs’taki üsleri aynen durmakta boşaltılmasının sözü dahi edilememektedir. Yani bütün büyük ülkeler kendilerine Akdeniz’de yeni üsler ve yeni varlık alanları ararken, böyle bir ortamda Türkiye’nin Kıbrıs’ı terk etmesi istenmektedir.

Düşünmeliyiz, neden?

Görüşmeler her ne kadar altı ayrı başlıkta devam ediyor görünse de, en önemli başlık toprak konusudur. Rum/Yunan tarafı Türklerden önemli oranda toprak tavizi almadıkça ve Haçlı dünyası da arkalarında olduğu sürece üzerimize gelmekten geri durmayacaktır?

Basına sızan haritalara baktığımızda; bu asla adil bir anlaşma olmayıp, kanı ve geni bozuk olmayan hiçbir Türk’ün evet diyemeyeceği tam bir SÜRGÜN haritasıdır.

Sorgulamalıyız neden önce toprak?

Diğer bir konu garanti konusudur. Rum/Yunan ikilisi garanti konusunun en önemli dayanak noktasının Türk askeri gücü olduğunu bilmektedirler ve sürekli olarak adadaki Türk askerinin tamamen çekilmesi veya sembolik olacak kadar azaltılmasını istemektedirler. Eğer anlaşma gerçekleşirse Ada’daki Türk askeri sayısı bir kolordudan 650 civarına düşürülecektir.

Soralım, Türk askeri olmadan Ada’da Türkiye’nin garantörlüğünden söz edilebilir mi?

Sormalıyız: Böyle hayatiyeti olan görüşmeler devam ederken, Türk yöneticileri neden Cenevre’ye gitme gereği bile duymamıştır?

Toprak verilmeden Rum tarafı çözüme razı olmayacağına göre neyin görüşmesi yapılmaktadır?

Yoksa Kıbrıs da Ege’deki adalarımız gibi, Süleyman Şah Türbesi gibi ve Girit Adası gibi elimizden kayıp gitmekte midir?

Lozan’ı küçümseyenler ve Misakı Milli gömleğinin Türkiye’ye dar geldiğini söyleyenlere, Türk Kıbrıs’ın gömleği neden bol gelmektedir?

Ben hem kızı vermeyeceğim deyip, hem de bana dünürcü gelebilirsiniz, başlık parası pazarlığı da yapabiliriz demenin manası, eğer taviz değilse ne olabilir ki?

Sormalı, sorgulamalı, titizlenmeli, düşünmeli, önlem almalı ve sahip çıkmalıyız…

Çünkü Kıbrıs, Türkler için 1571’den beri Vatan’dır.

Türk askeri Ada’da asla bir işgalci değildir, sadece 1878 yılından beri hasretini çektiği kendi öz vatanına, kanını dökmek ve canını vermek pahasına 1974’de geri dönmüştür.

Şairin dediği gibi, “Sahipsiz vatanın batması haktır, sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.” Her şey Türk milletinin vereceği karara, göstereceği tepkiye ve çabaya bağlıdır.

Sahip çıkılmayan bir şeyin heba olmadığı nerede görülmüştür?

Kuzgunlar ve akbabalar her an pusuda beklemektedirler…

Türkiye’nin vereceği kararların sonucu olarak ilerde, ya devlet başta ya da kuzgun leşte olacaktır…

Eğer bir gün, yüzlerce yıllık Türk yurdu olan adadan, Allah korusun ayrılacak duruma düşecek olursak; Sayın Rauf Denktaş’ın 2009 yılında Harp Akademilerinde verdiği konferansta dediği gibi, biz oradan ayrılınca oradaki şehitlerimizi de rahat uyutmayacaklardır. Bu nedenle; adadan ayrılırken şehitlerimizin kemiklerini de torbalara koymak suretiyle anavatana getirmemiz gerekecektir. Allah göstermesin, bu da işin cabası olacaktır.

Bizim açımızdan “Kıbrıs Sorunu” Mehmetçiğin mübarek canı ve asil kanı ile 1974 yılında çözülmüştür.

Kıbrıs sorununun çözülmemiş tek tarafı; Kıbrıs’ın yarısının hala Rumların elinde bulunmasıdır.

Rahmetli Rauf Denktaş’ın dediği gibi “Kıbrıs var oldukça, ne Kıbrıs Türklüğü bir azınlık, ne de Kıbrıs bir Yunan adası olacaktır.”

Uzun lafın kısası Kıbrıs; yüzlerce yıllık “Türk Vatanı”dır ve yine Ulu Önderimiz Atatürk’ün dediği gibi “Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunmayacaktır.”

Verilen canlara ve akıtılan kanlara rağmen, toprak verilerek ulaşılacak bir çözümü Türk milleti olarak asla kabul etmiyoruz.

Çünkü;

Toprak vererek çözüm olmaz…
Olursa zulüm olur!
Türkiyesiz bir Kıbrıs!
Türklere ölüm olur!

Sevgiyle, saygıyla, akılla, bilinçle ve Kıbrıs’la kalın.

CEVAP VER