KESNİZANİ…

0
72

KESNİZANİ…

“Kesnizani”…

Hiçbir şey bilmeyen, ama her şeyi bilen karanlık bir örgüt…

Arkasında MOSSAD ve CIA vardı!

Tarikatın lideri Kürt kökenli Şeyh Muhammed Kesnizani idi. O kadar gizemli biriydi ki, 2003 yılına kadar basına yansıyan tek bir fotoğrafı dahi bulunmuyordu.

Buna rağmen; ismi, tarikatçı medya tarafından Irak’ta efsane haline getirilmişti. Zikirden ziyade siyasete meraklıydı.

Tarikat ayinlerinde müritler, çalan tef eşliğinde zikir ve dinsel şarkılarla yoğunlaştıktan sonra karınlarına, başlarına ve vücutlarının değişik yerlerine kılıç, hançer, kama vb. kesici ve delici aletleri saplıyorlar, hatta kurşun atıyorlar; tarikata yeni katılanları etkilemek adına jilet ve cam gibi şeyleri yiyip yutuyorlardı.

Tabi ki bu gösterilerde azımsanmayacak sayıda mürit de ölüyordu. Şeyh’e göre ölenler; yeterli “cezbe” haline, yani bir nevi transa ulaşmadan kendilerine bıçağı saplıyorlardı. Bu ise onların, ölümüne sebep oluyordu. Yoksa şeyhin kerametinde bir problem yoktu.

Tabi ki, bu ayinlerde vücuda kılıç, kama sokulduğu halde, hatta kurşun atıldığı halde hayatta kalan müritlerin durumu, en çok da ölüm tehlikesi ile burun buruna yaşayan askerlerin ilgisini çekiyordu.

Şeyh’in imzasını taşıyan ve müritlerin arasında elden ele dolaşan bir de kitap vardı: “Rahman Nurları”… Hatta bu kitap 1996 yılında Türkiye’de bile yayınlanmıştı.

Sanılanın aksine müritlere Kur’an eğitimi değil, adı bile zikredilmeden Kabala öğretileri aşılanıyordu. Dersleri ise MOSSAD’ın hahamlıktan (sözde) tövbekâr olmuş sahte din hocaları veriyordu.

Siyasal Kürtçülüğü de içeren bütün faaliyetlerini, din maskesi altında yürütüyorlardı!

Tarikata ilk defa üye olacaklar Kesnizani’nin ayaklarını öptükten sonra üyeliğe kabul ediliyorlardı. Ancak biraz daha ilerleyip yükselenler Şeyh’in elini öpebilirler, en yüksek mertebedeki müritler ise ancak omzunu öpebilirlerdi.

Oysa şeyh diye ayaklarına kapandıkları bu adam da aynı sizler ve bizler gibi sıradan bir faniydi. Ama gelin görün ki, İslam’ın mana yönünün yitirildiği cahiliye toplumlarda, aynı bir puta tapar gibi böyle şeyh ve şıhlara da tapma ya da tapınırcasına güdümüne girme sapkınlığı ne yazık ki vardır.

Her yerde tekkeleri, büroları ve içinde her şeyi barındıran çok modern binalardan müteşekkil kompleksleri vardı.

Hem parasal hem de siyasi yönden çok güçlüydüler. Çünkü adeta büyülenmişçesine sahte şeyhe bağlanan müritler, bir denileni iki etmeden hemen yerine getiriyorlar ve ayrıca ellerinde avuçlarında ne varsa hiç düşünmeden himmet adı altında tarikatlarına bağışlıyorlardı.

Kürtçü bir örgüt olmasına karşın bırakın Kürtleri ve Arapları, Türkler arasında bile ciddi bir yayılma göstermişlerdi. Öyle ki, Türkmen Şehri Telafer’de bile 10.000 civarı mürit kazanmış, 6 tane tekke açmış ve Türkmenlere Türkmenliğin önemsizliğini, kurulacak Kürdistan’ın herkese zengin ve şatafatlı bir hayat yaşatacağını empoze eden, sinsi mi sinsi bir örgütten bahsediyoruz!

İşte bu yüzden Irak devletini yıkmak ve MOSSAD-CIA güdümündeki kendi hükümranlıklarını kurabilmek adına, yıllara sâri olarak; sabırlı, yavaşça, alttan ve sinsice çalıştılar.

Irak’ta acımasız bir diktatörlük kurmuş olan Saddam; 33 yıllık iktidarı boyunca kendisine karşı yapılan birçok darbe ve suikast girişimini boşa çıkarmayı ve kanlı bir şekilde bastırmayı başarmıştı.

Fakat günü geldiğinde, Kesnizani adında bir cemaat onu alt edecek, heykellerini yıktıracak ve idama kadar götürecekti.

Nasıl mı?

Kısaca anlatalım:

1990’lı yıllardan itibaren Saddam’ın etrafı hiç beklemediği ve asla tahmin edemediği bir ağ tarafından sarılmaya başlandı. Bu ağ ölümcül Kesnizani ağıydı!

Kesnizanilik kısa sürede Irak polis ve ordu teşkilatı içerisinde adeta zehirli bir sarmaşık gibi yayılmıştı. Öyle ki; Irak Ordusu’nun Genelkurmay Başkanı Mareşal Ayat Fetih El Ravi başta olmak üzere, Hava Kuvvetleri Komutanı ve Umumi Askeri İstihbarat Teşkilatı Başkanı da dâhil olmak üzere ordudaki generallerin çok büyük bir bölümü Kesnizani Tarikatı’nın müridi durumundaydı.

Dahası var.

Yine Saddam’ın sağ kolu İzzet El Duri, Saddam’ın kardeşleri Vatban ve Barzan; hatta ve hatta karısı Sacide Hayrullah ve Oğlu Uday dahi bu sahte Kürt Şeyh’in tarikatına mensuptu.

Saddam tabiri caizse her yanı kozalarla sarılmış ve sıcak suya atılarak kaynatılacağı günü bekleyen bir ipek böceği gibiydi. Çünkü yatak odasına kadar girebilen ve en yakınındakileri bile kendine mürit yapmayı başarabilen tarikat; müritleri yoluyla Saddam’ın her hareketini an be an takip ediyor ve gerekli bilgileri tarikat şeyhinin oğlu Nehru’ya iletiyordu. Nehru’ya kalan görev ise bu bilgileri MOSSAD ve CIA’ya aktarmaktı.

Son zamanlarda bir şeylerden şüphelenen Saddam, karısını dahi yanından uzaklaştırmıştı. Fakat artık çok geçti!

Çünkü Amerika öncülüğünde başlatılan “Irak’ı (sözde) Özgürleştirme Harekâtı” sahada kanlı bir şekilde tatbik edilmeye başladığında ve Amerikan ordusu Bağdat önlerine geldiğinde acı gerçek bütün çıplaklığıyla gözler önüne serilmişti.

Irak ordusunun o anlı şanlı generalleri ve subayları; Saddam’ın veya komutanlarının emrine değil, müridi oldukları bir tarikat şeyhinin emrine uymuşlardı! İşte bu yüzden de ülkelerini hiçbir direniş göstermeden yabancı güçlere teslim etmişlerdi!

Artık ortada; ne bir Irak ordusu, ne bir Irak devleti, ne de özgürleştirilmiş bir Irak halkı vardı!

Ne vardı?

Amerika, İngiltere, İsrail ve bir de Kesnizani vardı. Kesnizani tarafından Saddam sonrası Irak’ta yeni bir parti kuruldu. Partinin adı ise çok manidardı: “Irak Özgürleştirme Hareketi”.

Yani aslında Saddam’ın boynuna kemendi takanlar ne Amerika, ne de İngiltere’ydi. Asıl kemendi takan Kesnizan’nin ta kendisiydi!

Şimdi ne mi yapıyorlar?

Devlet kademelerine ve yönetime yerleştiler…

Tabi ki efendilerine hizmet etmeye ve efendilerinin de önlerine attığı kemikleri yalamaya devam ediyorlar!

Irak halkı Kesnizani’yi anlayamadı!

İşte bu yüzden de devletini ve hürriyetini kaybetti!

Irak bugün için ABD sömürgesi kukla bir devlet mahiyetindedir. Üstelik kuzeyi ile güneyi fiilen bölünmüş bir vaziyettedir. Ülkede kaos, kargaşa, esaret, çatışma, ihanet, kan ve gözyaşı hüküm sürmeye ve Irak halkı da çok ağır bedeller ödemeye devam etmektedir.

Ne yazık ki, Türkiye de FETÖ’yü anlayamadı.

O yüzden de başımıza 15 Temmuz rezaleti geldi.

Evet, 15 Temmuz tehlikesini atlattık ve şimdilik kaydıyla devletimiz ayakta… Peki ya sonra???

Demem o ki, Kesnizani anlaşılmadan FETÖ anlaşılmaz.

Kesnizani ve FETÖ anlaşılmadan da, ülkemizdeki benzer tarikat ve cemaatlerin gelecekte başımıza ne gibi çoraplar örebilecekleri hiç anlaşılmaz.

Evet, tabi ki ülkemizdeki FETÖ yapısı çok büyük bir oranda tasfiye edilmiştir. Lakin unutmayın ki bitmemiştir. FETÖ’nün siyasi ayağı bütün yönleriyle ortaya çıkarılana ve Yurtta Sulh Konseyi’nin yapısı tamamen deşifre edilene kadar, yapılan mücadele adeta bir ağaç budaması faaliyetinden ibarettir. Çünkü bu yapının kökü siyasi ayağında, gövdesi ise Yurtta Sulh Konseyi’ndedir.

Ne yazık ki, kirli ve büyük oyunların hemen hemen hepsinde filler tepişirken çimenler eziliyor.

Kabul, ortada ciddi bir mücadele var. Her gün haberlerde görüyor ve duyuyoruz. FETÖ gözaltlarının ardı arkası kesilmiyor. Cezaevlerimiz ağzına kadar dolu, 50’ye yakın da yeni cezaevi inşa ediyoruz. Ama bakıyorsunuz, tutuklananların neredeyse hepsi çimenlerden. Bir tane bile fil yok! Neden yok? Neden hep tutuklamalar asker, polis, öğretmen, davulcu, zurnacı, baklavacı; yani neden hep alt tabaka? Neden beyin takımı ortada yok, siyasi ayağı neden yok?

Yok, çünkü biz FETÖ olayını gerektiği gibi anlayamadık!

Dini cemaat ve tarikatların hedefi; insanlara İslam’ın evrensel değerlerini anlatmak ve iyi ahlakı aşılamak dışında, asla ve asla devleti ele geçirmek ve kendine göre bir dini hükümranlık kurmak olamaz. Devletlere veya tüzel kişiliklere değil, aklı başında olan insanlara indirilmiş olan din, bir tebliğ ve tavsiye mekanizması olması dışında, bir tahakküm, zorlama veya hükümranlık aracı olarak tabi ki kullanılamaz. Konu çok açıktır: “Ya Muhammed, sen ancak bir tebliğ edici ve öğüt vericisin. Sen onların üzerinde bir zorba değilsin” (Gaşiye 22) diye buyuran yüce Allah, böyle bir yetkiyi Peygamberine dahi vermemiştir.

Hani birileri dönüp dönüp “beka meselesi” diyorlar ya… İşte asıl beka meselesi FETÖ’nün siyasi ayağını ortaya çıkarmak ve dersini verebilmek meselesi olmalıdır.

Yine asıl beka meselesi; Türklüğe, Türk milliyetçiliğine ve Türk milliyetçilerine düşman olmak değil, FETÖ’den sonra Adnan Oktar Cemaati ile devam eden cemaat operasyonlarının kesintiye uğratılmaksızın, (amacı devlet içinde devlet olmak olan) diğer tarikat ve cemaatleri de kapsayacak şekilde devam ettirilmesidir.

Eğer ki Türk devleti bu sorumluluğu taşımaktan imtina eder ve yapılması gerekenleri de ertelemeye devam ederse, önümüzdeki dönemde bir neslin neredeyse tamamını kaybetme tehlikesiyle; daha da ötesi aynı Irak misali, devletini dahi kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır.

İşte hendek, işte deve…
İşte Halep, işte arşın…

Ya gidersin, ya bitersin!

CEVAP VER