HUTBE VE KILIÇ…

0
17

HUTBE VE KILIÇ…

Semavi dinlerin hiçbirinde peygamberler din üzerinden kendilerine menfaat sağlamadılar.

Kur’ân’da isimleri zikredilen peygamberlerin hepsinin bir veya birkaç mesleği vardı ve geçimlerini bu mesleklerini icra ederek sağlıyorlardı.

Mesela Peygamber efendimiz tüccardı, ayrıca ücreti karşılığı Mekkelilerin koyunlarını güden bir çobandı. Hz. Âdem çiftçi, Hz. Nuh marangoz, Hz. Musa çoban, Hz. Davut demirci, Hz. Yunus balıkçı ve Hz. İsa da yine marangozdu.

Bu açıdan baktığımızda; terzilik, marangozluk, çobanlık, balıkçılık, demircilik, tüccarlık, dokumacılık ve fırıncılık gibi meslekler peygamber mesleklerindendir.

Böylece Peygamberler; hem insanlara güzel ve yararlı meslekler öğretmişler, hem de dünya malı ve ikbali için kendilerini başkalarına boyun eğdirmekten kurtarmışlardır.

Bundan dolayıdır ki, tevhid akidesini kimseden korkmadan savunabilmişlerdir.

Nitekim Yasin suresinde de özellikle bu olgular vurgulanmaktadır “Sizden hiçbir ücret istemeyen kimselere uyun, onlar hidayete erdirilmiş kimselerdir.”

Yani mesaj çok acık: Bu elçiler sizden hiçbir ücret talep etmiyorlar, sizden bir beklentileri ve menfaatleri yok. Sadece Allah rızası için sizi ikaz ediyorlar diyor. İşte bu sebeple uyun bu kimselere, çünkü şayet samimi olmasalardı sizden ücret/menfaat talep ederlerdi. (Fakat her nedense bizde her Cuma cemaatten para talep edilir, üstelik Diyanet’in bütçesi Sağlık Bakanlığı bütçesinden fazla iken.)

İslam’ın ilk çağlarında paralı imamlık yoktu. Ne Peygamber Efendimiz döneminde, ne dört halife döneminde ne de daha sonrasında…

Asrısaadet devrinden sonra din mana yönünü kaybetmeye, şekil ve taklitçiliğe kaymaya başladı. Yezitlerin boy gösterdiği Emevi döneminde ise iyice yozlaştırılan din; devletin boyunduruğunda ve devletin toplumu dilediği gibi yönetmesinin bir aracı haline getirildi.

İmamların maaş almalarıyla ilgili ilk bilgiler Abbasi dönemine aittir. Kaynaklarda Abbâsîler’le birlikte imamların zaman zaman maaş aldıklarına dair bilgiler bulunmaktadır. Dikkat edin her zaman değil.

Selçuklu döneminde ise devletin en büyük camilerindeki imamlara belli bir miktar maaş ödendiğine dair bilgiler mevcuttur.

Ekseriyatlı olarak Selçuklu zamanında da Osmanlı zamanında da imamların maaşı cami cemaati, yani halk tarafından aralarında toplanarak verilirdi ve yine imamlar dünya işleriyle uğraşarak kendileri de para kazanırlardı.

Cumhuriyet döneminde ise imam maaşları devlet tarafından ödenmektedir. Fakat İslam’ın özünde paralı imamlık müessesesi yoktur, Bu tür müesseseler ancak dinin devlet kontrolünde bulunduğu yani özgünlüğünü ve özgürlüğünü tam olarak devam ettiremediği bağımlı sistemlerde bulunmaktadır.

Osmanlının son dönemi ve Kurtuluş Savaşı yıllarına baktığımızda tarikat ve cemaatlerin toplumda önemli bir yer tuttuklarını, bazı cemaat ve tarikatların İslam’la alakasız bir şekilde dini istismar ettiğini, kendi çıkarları için kullandığını ve ondan güç/itibar devşirdiğini, halkın kafasını hurafelerle doldurduğunu ve hatta gerici veya yobaz akımı da diyebileceğimiz akımların milletin istiklaline karşı tavır aldıkları ve birçok bölgede dinci isyanlara dahi yöneldikleri gözlemlenmektedir.

Cumhuriyetin kurulması ile birlikte dini gericilerden, yobazlardan arındırmak ve halkı doğru dini bilgilerle buluşturarak İslam dininin manasına uygun şekilde yaşama geçmesini sağlamak maksadıyla Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş ve din adamları ile hurafeci yobazlar birbirinden ayrılmış ve gerçek din adamları da başıboş bırakılmayarak maaşlı bir denetim altına alınmıştır.

Evet, o zamanki şartlarda bu tedbirler gerekli idi ama İslam’ın özünde paralı bir imamlık sisteminin bulunmadığı gerçeğini de unutmayalım. Ülkemizde dinin birilerinin veya bazı kesimlerin sopası olması istenmiyorsa devletimiz tarafından bu konu çözülmeli ve imamlarımızın özgürlükleri geri iade edilmelidir.

Ne yazık ki, Türkiye’de imamlara ödenen maaşların kaynağında, devletin at yarışlarından, Spor Toto/Lotodan, Tekel büfelerinden, meyhanelerden ve dahi kerhanelerden aldığı vergiler de vardır. Fakat belirtmek gerekir ki İslam’da kaynağı kirli paralarla maaş ödenen bir imamlık müessesesi asla yoktur.

Bugün 24 Kasım 2017, günlerden Cuma idi.

Haliyle her Müslüman gibi biz de camide idik.

İmam Hutbeye çıktı ve hutbeyi okumaya başladı. Derken aynı camide 14 Temmuz Cuma günü dinlediğim hutbe aklıma geldi.

Günlerden 14 Temmuz 2017 idi, yani 15 Temmuz dinci darbe girişiminin ilk yıldönümünün hemen arifesindeydik. İmam Efendi önce bir ayeti kerimeyi okudu ve ardından devam etti: “Kardeşlerim! Bu ayet, Hendek Savaşı’nda Yüce Allah’ın, İslâm ordusunu melekleriyle nasıl teyit ettiğini, nasıl desteklediğini bildirmek için nazil olan bir ayettir. Ancak Allah’ın bu vaadi, tarihin nice dönüm noktalarında tahakkuk etmeye devam etmiştir. Allah’ın bu vaadi Malazgirt’te, Çanakkale’de gerçekleşmiştir. Sakarya’da, Dumlupınar’da tahakkuk etmiştir. Ve biz millet olarak bundan bir yıl önce 15 Temmuz’da Allah’ın bu vaadinin gerçekleştiğine yeniden şahit olduk.”

Allah Allah!

Kabul, Allah’ın takdiri olmadan yaprak dahi kımıldamaz. Fakat tedbir de kazayı önler.

Öyle ki, 15 Temmuz; Hendek Savaşıyla, Malazgirtle, Sakarya, Dumlupınar ve hatta Çanakkale Savaşı ile bir tutuluyordu.

Biraz insaf ve biraz tarih bilgisi olan kimsenin asla eşleştirmeyeceği şeyler…

Üstelik bu hain girişime karşı Türk ordusunun gösterdiği direniş hiçe sayılıyor ve darbe girişimi aynı Hendek Savaşı’ndaki gibi Allah’ın yardımı ile önlendiği belirtiliyordu.

“Bu karanlık gecede Allah’ın lütuf ve rahmetini, yardım ve inayetini bizlerden esirgemediğini bir kez daha müşahede ettik. Bunun için 15 Temmuz’un sene-i devriyesinde millet olarak bize düşen en önemli vazife, Allah’ın lütuf ve inayetini, rahmet ve nusretini asla unutmamaktır. Bu büyük badireyi omuz omuza atlatmış müminler olarak üzerimize düşen, Yüce Rabbimize olan hamdimizi, senamızı, şükrümüzü, secdemizi hiçbir zaman eksik etmemektir” diye de devam ediyordu.

Yine ordumuzun direnişinden hiçbir bahis yok.

Bırakın orduyu polisten de bir haber yok.

Tam da o garabet 15 Temmuz afişlerine uygun bir hutbe…

Allahın evinde Allaha sığınıyorum, lakin beynim zonkluyor.

İmam efendiyi dinledikçe başka hutbeler de aklıma geliyor.

Mesela 19 Mayıs hutbesi…

Bu yıl 19 Mayıs da Cuma gününe denk geldi. Ulusça bağımsızlığımıza giden yolun başlangıcı yani startı olan 19 Mayısta hutbenin konusu “Allah’a kulluk” idi. Ne Atatürkten, ne silah arkadaşlarından, ne gençlikten, ne işgalden ne de milli mücadeleden bahseden yoktu!

Mesela 25 Ağustos hutbesi…

Hani 26 Ağustosta Atatürk’ün Başkomutanlığında Büyük Taarruz başlıyor ve 30 Ağustosta da zaferle taçlanarak büyük Türk milletine bağımsızlık hediye ediyor ya… 31 Ağustosta da Kurban Bayramı olacak… Ne güzel değil mi? Ender rastlanan bir durum, hem milli hem de dini iki bayramımızı birden kutlayacağız.

Pek tabi ki, kurban ibadetinin yanı sıra, Kurtuluş Savaşı’ndan, Büyük Taarruzdan, Mustafa Kemal Atatürk’ten ve silah arkadaşlarından bahsedilmesini bekliyorsunuz. Daha da çok, bir kurban bayramı arifesinde kınalı koçlar yerine vatanları için seve seve kurban olan ana kuzularından; İbrahimlerden, İsmaillerden, Alilerden, Hasanlardan ve Mehmetlerden bahsedilmesini bekliyorsunuz.

Ama nafile!!! İmam efendi hutbede sadece kurban ibadetinden ve onun faziletlerinden bahsediyor. Kınalı kuzular çoktan unutulmuş!!!

Belki Türk Kurtuluş Savaşı ve Zafer Bayramımız önümüzdeki hafta konu edilecektir diyerek, bir hafta sonrasını yani 1 Eylül Cuma Hutbesini bekliyorum. Öyle ya 30 Ağustos Zafer Bayramı sadece iki gün önceydi. Ne gezer, yine hayal kırıklığına uğruyorum. Hutbenin konusu “Faydasız şeylerden uzak durmak…” Demek ki Diyanet İşleri Başkanlığımız, Kurtuluş Savaşımızı, Büyük Taarruzu ve Zafer Bayramını faydasız şeyler olarak görüyordu ki, bunlardan ve bunların sözünü etmekten uzak duruyordu.

Beynimde çılgın atlar kişneyip duruyorlar ve oradan oraya koşuşturuyorlar ve arada bir şaha kalkıyorlar. İmam efendi hutbesine devam ediyor… Yarı suçlu bir eda ile “Yarabbi!” diyorum, “Aklıma mukayyet ol ve beni yanlış tarafta olmaktan ve şirkten sen koru. Bu düşündüklerimle günaha giriyorsam affet beni.”

Bu sefer de son zamanlardaki başka bir hutbe aklıma geliyor, 10 Kasım 2017 Hutbesi. Tarihin ve talihin cilvesine bakınız ki, bu yıl 10 Kasım da bir Cuma gününe rastladı. 10 Kasım Cumhuriyetimizin banisi Ulu Önder Atatürk’ümüzün ebediyete intikalinin yıldönümü.

Tabi ki yine, birkaç hayırlı cümle ile de olsa ulu önderimizden bahsedilmesini ve ebediyete intikal eden her Müslümanın ardından yaptığımız gibi Allah’tan rahmet dilenmesini ve ruhuna Fatihalar okunmasını bekliyorsunuz. İyi ama daha çok beklersiniz. Çünkü hutbenin konusu “Örnek insan: Mümin”…

Konu örnek insan ama Türk milleti için en büyük örnek insan olan Mustafa Kemal’den (ölüm yıldönümünde dahi) bir tek kelime bile bahis yok!

Sanırım çok uzattım, gelelim bugünkü hutbeye, biliyorsunuz bugün 24 Kasım Öğretmenler Günü, hutbenin konusu da güzel “Mevlid-i Nebevi”… Mevlid-i Nebeviden gayet güzel bahsediliyor ama bugünkü hutbede günün anlam ve önemi de unutulmuyordu.

Diyordu ki imam efendi “Aziz Müminler! Bugün yavrularımızı kendilerine emanet ettiğimiz, nesillerimizin yetişmesinde büyük emekleri olan öğretmenlerimizin günüdür. Değerli öğretmenlerimizin gününü kutlarken aynı zamanda yarın da “Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü” olduğunu hatırlatmak istiyorum. Bu günler vesilesiyle Peygamberimizin ilme, âlime ve kadına verdiği değeri asla unutmamalıyız. Üzerimize düşen görev ve sorumluluklarımızı ihmal etmemeliyiz.”

Evet, bugünün öğretmenler günü olduğu, olması gerektiği gibi hatırlanıyor ve kutlanıyordu. Üstelik yarının da Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü olduğuna vurgu yapılıyordu. Her ne kadar öğretmenler gününde Başöğretmen Atatürk yine unutulmuş olsa da öğretmenlerimizden ve kadınlarımızdan bahsedilmesi bana buruk bir mutluluk yaşattı. Züğürt tesellisi mi ne?

Peki, bugünün öğretmenler günü olduğunu ve yarının da kadına yönelik şiddetle mücadele günü olduğunu hatırlayan hükümet imamları; 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nı, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı, 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı, 10 Kasım’ı, Atatürk’ü ve silah arkadaşlarını nasıl oluyor da sürekli olarak unutuyorlardı? Hatta 24 Kasım’ı hatırlıyorlar ama onu 24 Kasım yapan Başöğretmeni yine unutuyorlardı! Bu nasıl oluyordu?

Cevabı çok basit.

Ne yazık ki ülkemizde, özgün ve de özgür olması gereken cübbeli imamlar, merkezden dayatılan bu hutbeleri okumak zorundadırlar! Hem de noktasına ve virgülüne kadar… Çünkü maaşlarını oradan alıyorlar. Tabiri caiz ise kimin ekmeğini yiyorlarsa onun kılıcını sallıyorlar.

Cemaatten Itiraz mı? Sıkıyorsa et, dinsizlikle ve hainlikle suçlanıp linç edilmek var işin içinde!

Özgürlük ve adalet mi?

Hak getire!

Her Cuma günü hutbeye çıkan hükümet imamları “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor” ayeti kerimesini okuyor olsalar dahi, ADALET HAK GETİRE! Bilseler ki kulun kulu gibi hareket etmeyi kabul ederek en büyük adaletsizliği kendilerine ve milletimize yapıyorlar. Oysa yüce Allah demiyor mu: “İnsanlardan korkmayın, benden korkun. Âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın”.

Özgürlük, adalet, merhamet ve insaf…. Görünen o ki, hepsi kendilerini kaf dağında gören birilerinin lütfuna kalmış.

Ne acıdır ki, milli bayramlarımızın çeşitli bahanelerle yasaklanmasını görmemezlikten gelen, ama Türk ordusunu aşağılayan afişlerle dolu 15 Temmuz kutlamalarına camilerden destek veren bir diyanet ile karşı karşıyayız!

Ne yazık ki, siyaset yine camilerde!

Eğer camilerimizi siyasetten kurtarmaz isek,

Taklitçi ve yobaz Emevi dinciliğini toprağa gömerek mana Müslümanlığını ihya etmezsek,

Ve İslam’ın mana yönünden özüne dönmezsek!!!

Emin olun daha uzun yıllar bizden adam olmaz.

Boşuna dememişler hani: “KİMİN EKMEĞİNİ YERSEN ONUN KILICINI SALLARSIN”

Oysa bize kör değil aydın ve bağımlı değil özgür imamlar lazım.

Camiler hükümetin borazanlığının yapılacağı siyaset alanları değil; iyinin, güzelin, doğrunun, hak ve adaletin aşılanacağı; sevginin ve kardeşliğin yüceltileceği yerlerdir.

Unutmayalım, hepimiz aynı gemideyiz ve milli değerlere düşmanlık ve hele ki asker düşmanlığı inanın hiçbirimizin işine yaramaz.

CEVAP VER