BIZE NE OLDU?

0
58
  1. BİZE NE OLDU?

Yumuşacık patileri…

Altın sırma gibi yeleleri…

Renk renk kuyrukları var.

Çeşit çeşit kulakları, birbirinden güzel desenleri var. Hepsinden de önemlisi bizlere bakan bir çift gözleri var…

Ne yazık ki hep göz ardı eder olduk! Yahu o gözlerin ardında size bakan sıcacık bir CAN var… Aynı senin gibi, aynı benim gibi.

Çağlar boyunca insanoğlu ile beraber oldular.

Kâh bir çoban köpeği olup sürülerimizi, kâh bir bekçi köpeği olup canlarımızı ve mallarımızı korudular. Bozkurt olup bizleri demir dağlardan çıkardılar, ordularımızın önüne düşüp yol gösterdiler. Asena olup ana oldular, At olup murat olup gönlümüze doldular. Elimiz ve ayağımız oldular ve dahi kanadımız olup bizi gün doğusundan gün batısına ve gün ortasına kadar sırtında taşıyan sadık dostlarımız ve kadim yoldaşlarımız oldular. Evlerimizde kedi olup bize yoldaşlık ettiler, evlerimizi farelerden temizlediler.

Hiç durmadılar, daima bizim için çalıştılar ve hep bize hizmet ettiler.

Kâh dolap beygiri olup kuyudan su çıkardılar, kâh öküz olup tarlada çiftimizi, harmanda dövenimizi sürdüler, mudullayıp kanattık tenlerini yine düşmanlık etmediler. Yine de arabalarımızı kağnılarımızı çekmeye devam ettiler. Eşek olup en ağır yüklerimizi taşıdılar, Fil olup ormanlarda bizim için çalıştılar. Arı olup bal verdiler. Daha ne yapsınlar etlerini sütlerini verip bizi beslediler, yünlerini verip bizi giydirdiler.

Emin olun saymakla bitiremeyiz.

Bütün bu yaptıklarının karşılığında bizden ne istediler?

Yalnızca sevgi… Yalnızca insanlık… İnsanca davranmamızı beklediler.

Peki, biz yapabildik mi?

Şimdi lütfen gözlerinizi kapayın ve hayvansız bir dünya düşünün…

Şimdi cevap verin. Onlar olmadan dünyanın bir güzelliği bir anlamı kalır mı? Peki, biz onlarsız yapabilir miyiz, yaşayabilir miyiz onlar olmadan?

Aslında biz Türkler böyle değildik. Biz merhametli bir millet idik, ne oldu bize?

Bizi bilen bilir. Bizde her şeyden önce yaşam hakkı kutsaldır. Cihatlar ve meşru müdafaa hariç olmak üzere, Allah’ın verdiği canı Allah’tan başka hiç kimsenin alma hakkı yoktur. Yaratılanı yaratandan ötürü sevmek mesuliyeti vardır.

Daha ilkokul çağlarımda dedem rahmetliden dinlemiştim. Mahkemelerin verdiği idam cezalarını infaz için hiçbir Türk’ün görev almadığını ve bu işi genellikle Çingenelerin kabul ettiğini anlatmıştı. Bu konu sadece dedemin anlattıklarıyla da sınırlı değildir. Jön Türkler Hükümeti döneminde İstanbul’daki Sokak köpeklerinin öldürülmesi kararı verildiğinde, bir tek Türk dahi cellatlık vazifesi yapmayı kabul etmemiş, bu iş Rumlara, Ermenilere ve Levantenlere yaptırılabilmiştir.

Biraz daha geriye gidelim ve tarihin içerisinde kendimizi yani merhametli Türk’ü bulalım.

Görüyoruz ki, Osmanlı Devleti’nde adalet kavramı; milliyet, cins, zümre yahut din farklarını aşan çok şümullü bir değer ifade etmekteydi… Bu adaletin sadece insanlara has değil, kurda, kuşa, toprağa ve suya şamil bulunduğunu ve bu yüzden Osmanlı kanunnamelerine :”… ve ayağı yaramaz beygiri işletmeyeler. At, katır ve eşek ayağını gözedeler ve semerin göreler ve ağır yük urmayalar, zira dilsüz canavardurlar, her kangısında eksük bulunur ise sahibine tamam itdüre, eslemeyanı tamam gereği gibi hakkından geline ve hammallar ağır yük urmayalar, mütearef (örf) üzere ola…” (Nevzat Köseoğlu, Türk Medeniyeti Üzerine Düşünceler, Ötüken Yay., Ist.1990,s. 265) diye hükümler konularak bu meselenin beygirin sakat ayağından eşeğin semerine kadar gözden uzak tutulmadığını görüyoruz.

Yine, Kanuni Sultan Süleyman’ın, kendisine hediye edilen bir armut ağacını sarayın bahçesinde bir yere diktirdiğini, fakat her nasılsa ağacı karıncaların sarıp kuruttuğunu, bunun üzerine Kanuni’nin devrin Şeyhülislamı Ebussuud Efendi’den karıncaları öldürmek için fetva istediğini, ancak bu fetvanın verilmediğini de biliyoruz.

Peki, siz dünyanın ilk hayvan hastanesi olan “Gurabaha-ne-i Laklakan”ın (Düşkün Leylek Evi); 19’ncu yüzyılda Anadolu’da (Bursa) ceddimiz tarafından kurulduğunu ve bu hastanede; Başta leylekler olmak üzere, göçmen kuşların bakım ve tedavilerinin yapıldığını biliyor muydunuz?

Peki ya Peygamber Efendimizin çok sevdiği Müezza adlı bir kedisi olduğunu biliyor muydunuz? O Müezza ki, bir gün sedirde oturan Hz. Muhammedin giysisinin ucunda uyuya kalınca kedisini uyandırmaya kıyamayan Hz. Muhammed, giysisini keserek sedirden kalkmayı tercih etmiştir. O peygamber ki, kedisiyle aynı tastan su içen mübarek ve mütevazı bir insandır.

Bakın size çok çarpıcı bir örnek daha vereceğim.

1902 yılında Fransa’dan bir Türk düşmanı olarak yola çıkan ve yıllar sonra tepeden tırnağa Türk dostu olarak ülkesine dönen, uzun yıllar Türkiye’de yaşamış, Anadolu’yu karış karış gezmiş, Türk insanını çok yakından tanımış olan ve Türk Kurtuluş Savaşı’nı sonuna kadar destekleyen Fransız yazarı ve diplomatı Claude Farrere; “Türklerin Manevi Gücü” adlı eserinde “İstanbul’un Türk mahallelerinde ne ağlayan bir kedi sesi duyulur, ne de ağlayan bir çocuk vardır. Hatta ve hatta ürkek bir hayvan bile göremezsiniz. Türk kedileri insandan kaçmaz. Çünkü onlar hiçbir zaman hayvanlara kötü muamele etmezler. Gerçekten İstanbul’un kedileri çok bariz şekilde ikiye ayrılır, Türk kedileri ve Rum yahut Ermeni kedileri. Rum yahut Ermeni kedileri reaya mahallelerinde yaşarlar. Buralardaki doğu Hıristiyanları, Gregoryenler yahut Ortodokslar zayıf olan her şeye karşı alçakçasına zalim davranırlar. Bu mahallelerde yaşayan kediler, daha insan yüzü görür görmez selameti kaçmakta bulurlar” demektedir. (Claude Farrere, Türklerin Manevi Gücü, s.13, 102) Dikkatinizi çekerim, ben demiyorum, o zamanlar bizi gözlemleyen bir yabancı diyor bunları.

Bütün bu olaylar da göstermektedir ki, Türk’ün ve Müslümanın merhamet anlayışı, sadece insanları değil Allah’ın yarattığı bütün canlıları kucaklayan bir hidayet güneşi gibidir.

Peki, bize ne oldu?

Ne oldu da bizi dünyanın en ücra yerlerine kadar sırtında taşıyan, silah arkadaşımız ve can yoldaşımız ve kanatlarımız olan atları ölünceye kadar faytonların önünde koşturuyoruz? Ne oldu da ölesiye çalıştırırken önlerine yalnızca karınlarını doyuracak kadar yem ve saman koymuyoruz, neden yanan yüreklerini söndürecek kadar su vermiyoruz? Bu mudur vefa?

Ne oldu da sırf kürkleri için bozkurtlarımızın ve tilkilerimizin soylarını tüketir olduk?

Ne oldu da zirai ilaçlarla bütün kuşları börtüyü ve böceği zehirleyip yok eder olduk?

Ne oldu da sırtları yara bere içinde kalmış dahi olsa eşeklerimize ağır yükler yüklemeye ve onları sopalamaya devam eder olduk?

Ne oldu da birbirinden güzel ve sadece bizden sevgi bekleyen köpeklerimizi döverek ve işkence ederek canlarına kıyar olduk?

Türk’ün töresi mi değişti, İnsanın fıtratı mı değişti, Allah’ın kitabı mı değişti? İslamlığımızı mı kaybettik? Ümmet olmaktan mı çıktık? Gözlerimiz mi bağlandı, kalplerimiz mi mühürlendi?

Ne oldu bize? Ne oldu da kuyruklu meleklerimize düşmanlık eder olduk?

Kedilerimiz, kuyruklu meleklerimiz, hiç kimseye bir zararları yok. Kendilerini savunmak için sadece iki patilerinden başka hiçbir şeyleri yok, mecbur kalmadıkça pençelerini dahi çıkarmazlar. Bize ne oldu? Ne oldu da onları döver olduk, söver olduk, tekmeler olduk, kurşun sıkar olduk?

Biz kimiz ki Allah’ın verdiği canı biz alır olduk?

Yüce Allah Kerim kitabında: “O yeryüzünü canlıların altına serdi” (Dikkat edin sadece insanın değil, bütün canlıların); “Biz bolca su indirdik, sonra toprağı uygun şekilde yardık, oradan ekinler bitirdik, üzüm bağları sebzeler, zeytin ve hurma ağaçları, gür ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar… Sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için”; “Nice canlı var ki rızkını sırtında taşımıyor; onları da sizi de besleyip barındıran Allah’tır”; “Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve gökyüzünde iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi sizin gibi topluluklardır” demiyor mu?

“Merhamet etmeyene merhamet edilmeyecektir” diye uyarmıyor mu?

Sevgili Peygamberimiz: “Kim bir canlıyı/hayvanı, bir kuşu haksız yere öldürürse, kıyamet günü ondan şikâyetçi olacaktır”; “Kim haksız yere bir serçe kuşunu (dahi) öldürürse, kıyamet günü Allah onu sorguya çekecektir” buyurmuyor mu?

Bu güzel dünyayı birlikte paylaştığımız bu güzel hayvanlar Yüce Allah’ın sessiz kulları değil mi, şimdi susuyorlarsa yarın ahirette aleyhimize konuşmayacaklar mı?

Bırakın bir hayvanı, atalarımız yaş bir ağacın dahi kesilmesini bize men etmediler mi, “Yaş kesen baş keser” demediler mi?

Öyle ise biz merhametsizler ve biz zalimler biz neyiz? Biz kimiz?

Şeytan nedir?

Azrail nedir?

Vefa nedir?

Yezit nedir?

Merhamet nedir?

Din nedir?

İman nedir?

İslam nedir?

İnsan nedir?

Kimdir insan?

Not: Burada fotoğraflarını gördüğünüz sessiz ve kuyruklu melek de bizim meleğimiz… Evimizin neşesi Pars’ımız.

CEVAP VER