NE LAZIM?

0
38

NE LAZIM?

Eskiler “Görünen köy kılavuz istemez” derlerdi.

Aslında bizim köy de kılavuz istemiyordu.

Peki, görünen neydi?

Ege’de Yunanistan Patriot füzeleriyle üstünlüğü ele geçirmiş, Kıbrıs Rum Kesimi bile elinde bulundurduğu S 300’lerle Akdeniz’deki güç dengelerini değiştirmişti. Güçlü bir hava savunma sistemine sahip olmayan Türkiye,15 Temmuz darbe girişimi sırasında ne yazık ki hava trafiğini kontrol edememiş ve hatta hava sahamıza yabancı uçakların da girdiği iddiaları neredeyse kanımızı dondurmuştu.

Diğer yandan, emperyalist kuşatmayı kırmak adına icra etmek zorunda kaldığımız “Fırat Kalkanı” ve “Zeytin Dalı” Harekâtlarındaki tecrübelerimiz bize gösterdi ki, etkili bir hava savunma (füze/radar) sistemine sahip olmayan Türkiye için bölgesinde güvenle bakabileceği bir gelecek yoktur!

Uzun lafın kısası, bize iyi bir hava savunma sistemi lazımdı… Hem de en acilinden!

Koşturduk… Çalmadık kapı bırakmadık.

Ona gittik nazlandı, buna gittik sızlandı!

Olmadı oğlu olmadı!

En sonunda tam 2,5 milyar doları bastırdık ve Rusya’dan S 400’leri aldık.

Aldık da ne oldu?

Öyle haberler geliyor ki, S 400 konusu hiç de öyle allanıp pullandığı gibi değil!

Bir sefer kamuoyunda oluşan havanın aksine, Rusya’dan aldığımız bu iki bataryalı sistem, hava savunma ihtiyacımızın tamamını karşılamıyor. Bu nedenle milyarlarca dolar daha sayıp yeni yeni bataryalar almamız gerekiyor.

Yine sanıldığının aksine bu sistem, Rusya’nın geliştirdiği en teknolojik ve en son sistem değil. Çünkü Rusya bu sistemin çok daha gelişmiş sürümü olan S 500’ü geliştirdikten sonra, daha alt sistem olan S 400’leri bize satmaya karar verdi. Yoksa elindeki en son sistemi bizimle paylaşacağını mı sanıyorduk?

Evet, bu sistemin radarı çok iyi, 600 Km. ‘ye kadar olan tehdit ve hareketleri tespit edebiliyor, ama bataryanın konuşlu olduğu noktadan itibaren kartuşlara yüklenecek füze çeşidine göre 120 ila 400 Km’lik mesafelerdeki hedefleri vurabiliyor.

İyi de işin aslı öyle mi?

Mesela birçok yabancı kaynakta;

Bize satılan sürümün; Outlet olarak da tabir edebileceğimiz, yetenekleri kısıtlanmış bir sürüm olduğu iddia ediliyor. Eğer bu sistem yetenekleri tırpanlanmış bir sistemse, mesela radarı 600 Km’ye kadar olan hedefleri belirleyemeyebilir veya hedefin vurulma mesafeleri indirgenmiş olabilir!

Herhangi bir gerçek savaş ortamında denenmemiş olduğundan rüştünü ispatlamamış bir sistem olarak görülüyor.

Yine dış basında çıkan haberlere göre bu sistem, ilk beş yıl Rus subaylar tarafından kullanılacak. Rusya’da eğitim gören personelimiz ise, komutayı ancak beş yıl sonra devralacak. (Tabi beş yılda kim öle kim kala)

Oysa savaş veya milli güvenlik denilen şey, anlık kararlar gerektirir. S 400’ler konusunda gerçek şu ki, kumanda kimde ise patron da odur ve patronlar genellikle kendi çıkarlarına göre karar verirler!

En önemli iddialardan biri de: S 400’lerin, hayalet uçak olarak bilinen F 35’leri ancak 20 mil yaklaştığında fark edebiliyor olması. Buna karşın S 400 bataryalarının yerini çok daha önceden radarında görebilen F 35 sahip olduğu 40 mil menzilli roketleri ile S 400 henüz kendisini göremeden onu vurup yok edebiliyor. (Eğer bu iddia gerçekse durum vahim demektir!)

Bütün bunlara rağmen bu sistemi almayalım demiyorum, ama bu sistemi almamızın bir de yan etkileri var. Mesela büyük yatırımlar yaptığımız F 35 programından çıkarıldık. İlk hesaplamalara göre tahmini zararımız 9 Milyar Dolar! Üstelik yeni yaptırımlar da kapıda. Bu arada ABD, Kıbrıs Rum Kesimine uyguladığı silah ambargosunu da bu yüzden kaldırdı.

Uçak konusunda elbette alternatifimiz var, onlar da yine Rus uçakları…

Mevcut seçeneklerimiz ortada: “YA ONUN MANDASI, YA BUNUN HİMAYESİ!”

Amerika’ya endeksli bir savunma doktrini ile zaten bağımsız değiliz! Peki ya, S 400’leri ve F 35’lerin yerine Rus SU 57’lerini alınca daha mı bağımsız olacağız

Kesinlikle hayır!

Birçok konuda Amerika’ya bağımlı iken, bir de Rusya’ya bağımlı hale geleceğiz!!!

Başka çare var mı?

Kendi sanayi hamlemizi kendimiz gerçekleştirip, kendi ihtiyaçlarımızı kendimiz üretmedikçe, kendi uçağımızı kendimiz uçurup, kendi füzelerimizi kendimiz ateşlemedikçe; velhasıl kendi silahlarımızı kendimiz yapamadıkça başka çare yok!

Peki, bu imkânsız bir şey mi?

Hayır. İmkânı var tabi ki.

İran dâhil birçok ülke kendi füzelerini yapıp ateşleyebiliyorken, Pakistan dâhil birçok ülke nükleer silah teknolojisine bile sahip olabilirken, Türk milletinin ne eksiği var? Türk milleti diğer milletlere göre geri zekâlı veya daha kabiliyetsiz bir millet mi?

Tabi ki de hayır.

Ama bir eksiklik var.

O eksiklik Türk milletini yıllardır yöneten; menşei şaibeli, basiretsiz, gaflet ve dalalet içindeki yöneticilerin siyasi kararlılık eksikliğidir. Milleti ülküsüz ve hedefsiz bırakma ihanetidir!

Bu millet zamanında kendi füzesini de ateşlemiş, kendi uçağını da uçurmuş ve hiç yoktan bir silah sanayii teşekkül ettirebilmiş kabiliyetli bir millettir. (İsterseniz buyurun bakın: https://dorukturk.com/ucaklari-gommek/)

Sonu hüzünle ve karamsarlıkla bitmiş olmasına rağmen Devrim Arabaları gerçeği, siyasi kararlılığın çok güzel bir örneğidir.

Yine dünyada bir ilk olarak tam 89 yıl önce, Yalova’daki Atatürk Köşkü’nün raylar üzerinde 4. 80 metre taşınarak koca çınardan uzaklaştırılmış olması; istersek kısa zamanda neler yapabileceğimizin önemli göstergelerindendir. Yine Kıbrıs Savaşı’ndan önce kısa zamanda kendi çıkarma gemilerimizi yapabilmiş olmamız, Savaşın ardından da Aselsan, Havelsan, Roketsan ve Aspilsan gibi köklü kuruluşlarımızın oluşturulabilmiş olması önemli gelişmelerdir. Günümüzden bir örnek verecek olursak yine aynı kapıya çıkıyoruz. MİLGEM Projesi, İHA ve SİHA’lar konusunda ülkemize uygulanan ambargo neticesinde nasıl ki, dünyanın en iyi İHA ve SİHA’larını yerli ve milli olarak üretebilmişsek, gelecekte de çok daha iyilerini rahatlıkla başarabiliriz.

Lakin bir şeyler eksik, bir şeyler lazım.

Değerli dostlar; milli egemenlik ve tam bağımsızlık fikriyatı önce yüreklerde başlar. Eğer üzerini örtüp baskılamazsanız bu fikriyat beyne ulaşır ve orada akılla işbirliği yapar, akılla bütünleşen fikir ülküye dönüşür, ülkü ise işte bu aşamadan sonra göze, ele, ayağa ve diğer bütün uzuvlara sirayet ederek ete ve kemiğe bürünmeye başlar. Öyle büyük bir sinerji ortaya çıkar ki, gür bir çağlayan misali bütün engelleri aşar. İşte bu şekilde, yürekleri “milli egemenlik ve tam bağımsızlık şuuruyla” dolu canlardan oluşan bir milletin; emin olun ki, başaramayacağı hiçbir iş kalmaz.

Lakin baştan da dediğim gibi bu iş her şeyden önce milleti yönetenlerin kararlılığını, adanmışlığını ve önderliğini ister.

Peki, bunu fabrikaları satan, kapılarına kilit vuran, üretimi tamamen bitiren, milletin temel değerleri ve Cumhuriyetin kazanımlarıyla husumet içinde olanlar mı yapacak?

Elbette ki hayır.

Fakat şimdiye kadar, gerçekten inansaydık ve gerçekten isteseydik emin olun ki yapardık. Hala daha her şey için çok geç değil, istersek başarabiliriz. Eğer ki, millet olarak bizler inanıyorsak, o zaman başımıza da aynı bizim gibi aynı ülküye inanan yöneticileri getirmeliyiz. Milli kimliğimize, milli simgelerimize ve binlerce yıllık Türk töresine düşman olanları değil.

Tam bağımsızlığın sağlanması, bölgesel güç olmaktan çıkıp küresel bir güç haline gelebilmemiz için sadece milli bir sanayi hamlesi yeterli olur mu?

Kesinlikle olmaz!

Eğer olsaydı, teknolojik bir dev olan Japonya Küresel bir güç de olurdu.

Peki, ne lazım?

İri ve diri olmak lazım…

Bunun için ne lazım?

Ekonomik birlik lazım…

Askeri birlik lazım…

Siyasi birlik lazım…

Yani?

Dağları, bağları, vadileri, ovaları, denizleri, nüfusları, nüfuzları, orduları, fabrikaları, akılları, gözleri, kalpleri, gönülleri, dilleri, elleri ve illeri de birleştirmek lazım…

Yanisi???

“TÜRK BİRLİĞİ” lazım.

İlla ki, “TURAN” lazım…

CEVAP VER