Geldikleri Gibi Gittiler: İstanbul’un Kurtuluşu

0
51

30 Ekim 1918’deki Mondros Ateşkes Anlaşması’na dayanarak İtilaf devletleri 13 Kasım 1918’de Haydarpaşa önlerine demirleyip İstanbul’a girerler. 13 Kasım 1918 tarihinde İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan gemilerinin oluşturduğu bir filo Boğaziçi’ne gelerek İstanbul’a tam 35 bin kadar kuvvet çıkarır. İşgalci kuvvetlerin baskısı karşısında padişah, 21 Aralık 1918 günü meclisi dağıtır. 16 Mart 1920’de ise resmi işgale dönüşür. Şehrin komutası ve denetim Britanya yüksek komiserindeydi. İşgal 6 Ekim 1923’te Türk ordusunun şehre girişine kadar 5 yıl sürecektir.

Mustafa Kemal Atatürk ise Adana treninden inip Haydarpaşa’ya ayak bastığında düşman gemilerine bakarak “geldikleri gibi giderler” demiştir.

İşgalciler çeşitli bahanelerle Türkleri tutuklayıp, işkenceden geçirmekte, üzerlerindeki değerli eşyalara el koymakta, evler zorla sahiplerinden almaktaydılar. Dahası kadın ve kızlarımıza laf atmakta, sarkıntılık yapıyorlardı. Türk subayları işgal subayları, küçük rütbeli de olsa selamlamak zorunda bırakılarak küçük düşürülüyordu.

        İşgal Döneminde İstanbul Halkı 

        İşgal döneminde insanlar iki gruba ayırıbır;

  1. İşgalcilerin yanında olan işbirlikçiler: Bunların bir kısmı Rum, Ermeni, Yahudi azınlığa mensup işbirlikçilerdir. İşgalcileri coşku ile karşılamışlar, Türkleri aşağılamış, hakaret etmişler ve şımarık davranmışlardır. Rumların kahramanlaştırdığı Hrısantos isimli çete reisi, seri katil, İngilizlerin himayesinde onlarca Türk polis ve insanını öldürmüştür.

İşbirlikçiler arasında Batı hayranı Türkler de vardır.  Yakup Kadri Karaosmanoğlu, işgal İstanbul’unu anlatan “Sodom ve Gomore” eserinde bu kişilerin çıkar ilişkilerini gün yüzüne serer. Bunlar Milli Mücadele’ye karşıdır. Sadrazam Damat Ferit, gazeteci Ali Kemal ve Darülfunün’deki bazı öğretim üyeleri bu anlayıştadır.

İngiliz Muhipler (Sevenler) Derneği üyesi ve İslam Teali Cemiyeti üyeleri de işgalcilerin “Müslümanlığa ve padişaha sahip çıktığı” propagandası ile işgallere sessiz kalıyor ve Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkıyordu. İşgalcilere karşı oluşan direnişi kırmak için Kuvâyı Milliyeciler’e ölüm fetvaları düzenleyerek, bunun “dini görev” ve “bu yolda ölenlerin şehit” olduğunu söylüyorlardı. Bu fetvaları İngiliz uçaklarından atarak dağıtıyorlardı. İşgalci güçler yetmezmiş gibi bir de ihaneti yaşıyorduk. Öyle ki Mustafa Kemal ve Kuvâ-yı Milliye, “Yunan Ordusu’ndan daha kötü” gösteriliyordu.

         Örneğin Şeyhülislam Mustafa Sabri şunları söyleyebiliyordu:

“Yalnız Müslüman ve insan olarak kalmak üzere Türklükten Allah’ın huzurunda istifa ediyorum. Tövbe yarabbi, tövbe Türklüğüme, beni Türk milletinden addetme”

Dürrizade Abdullah İngilizlerin himayesinde yaşamayı savunuyordu.

Bugün ise Cumhuriyet düşmanları, Kurtuluş Savaşı’nın yanındaymış gibi gösterilerek“kahraman” ilan ediliyor, Mustafa Kemal’ler “haksız” bulunarak tarihi çarpıtılıyor ve milletin aklıyla dalga geçiliyor.

  1. İşgale karşı çıkanlar:Milli mücadeleyi destekleyen halk işgale son verilmesi için İstanbul’da mitingler yapıyorlardı. Bir yandan da işgal güçlerinin depolarından silahlar çalınarak Anadolu’ya silah ve yardım malzemesi yollanıyordu. Bu kişiler yakalandıklarında İngiliz idam mangalarının önüne konularak kurşuna diziliyordu. Kadınlar yatak ve yastıklarındaki yünleri Anadolu’daki askerlere giyecek ve çorap yapmak için kullanarak Anadolu’ya gönderiyorlardı. İşgal döneminin romanlarında, “Milli mücadelenin desteklenmesi” konu edinir.

         İngilizlerin Zulmü

İşgalin komutası İngilizlerdedir. Bu sebeple diğerlerinden daha fazla işgale direnişi önlemeye çalışmış, direnenlere eziyet çektirmiştir. Osmanlı Meclisi’ni basıp milletvekillerini yerlerde sürükleyerek götürerek 145 aydını tutuklayarak Malta adasında hapsetmişlerdir. Ziya Gökalp, Şükrü Kaya, Fahrettin Paşa, Hüseyin Cahit gibi yazar, siyasetçi ve askerler sürgün edilenler arasındaydı. Malta esirleri daha sonra Atatürk’ün çabalarıyla İngilizlere karşılık takas edilmiştir.

          İşgalcilerin Çıkarılması

Lozan Antlaşması’ndan sonra 5 Ağustos 1923 tarihinde İstanbul’un boşaltılması ile ilgili ilk görüşmeler başlar. İstanbul’daki TBMM’ni yetkili kıldığı komutan Selahaddin Adil Paşa 13 Ağustos 1923 tarihinde Müttefik Generallerini ziyaret ederek Tahliye ve Teslim emrinin ayrıntıları hakkında görüşür. Tahliye ve Teslim işleri bu tarihten itibaren 6 hafta içinde tamamen sonuçlandırılacaktır.

23 Ağustos 1923’ten itibaren düşman kuvvetleri İstanbul’dan ayrılmaya başladılar. İzmir’in Kurtuluşu’ndan sonra padişah Vahdettin ve  Damat Ferit Paşa Eylül 1922’de ülkeden kaçtı. Son düşman birliği ise 2 Ekim 1923 günü Dolmabahçe Sarayı önünde düzenlenen bir törenle Türk Sancağı’nı selamlayarak şehri terketti. Bu sırada işgal kumandanı İngiliz general Harington’du.

5 Ekim 1923′te şehrin Anadolu yakasına gelen Türk Ordusu, 6 Ekim’de Selahattin Adil komutasındaki Türk ordusu halkın coşkun gösterileri eşliğinde girer. 4 yıl 10 ay 23 gün süren işgal sona erer. 6 Ekim tarihi “İstanbul’un Kurtuluş Günü” olarak kutlanmaya başlanır.

        Tarih Geçmiş İçin Değil Gelecek İçindir

Gericiler ise “İstanbul’un Kurtuluş Günü kutlaması” karşısına İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethini öne çıkararak yanıt verirler. “Din” ile “milli kurtuluşu” karşı karşıya getirerek“ulus” değil “ümmet” olmayı bilinçlere aşılamaya çalışırlar. Halbuki ikisinin de birbirinin karşısına konmasına gerek yok. Fakat komşumuz Suriye’deki gibi emperyalizmin ulus devletleri hedef aldığı çağda milli bütünlüğün pekiştirilmesi, vatanseverliğin öneminin gösterilmesi bakımından 6 Ekim’e gereken önem verilmelidir.

Mesele bir tarihi anmak değil, tarihe geleceği kuracak, emperyalizme yanıt verecek bir güç olarak kullanmaktır. Milletler geleceği kuracak gücü tarihinden bulup çıkarır.

Mustafa Solak

Tarihçi-Yazar

CEVAP VER