Erdoğan’ın “Yarım Kadın” Sözünün Hedefleri

0
21

KADEM’in (Kadın ve Demokrasi Derneği) hizmet binasının açılışında yaptığı konuşmada Recep Tayyip Erdoğan kadınlara dair şu ifadeleri sarfetti:

Çalışıyorum diye annelikten imtina eden (kaçınan) bir kadın, kadınlığını inkâr ediyor demektir. Anneliği reddeden, evini çekip çevirmekten vazgeçen bir kadın, iş dünyasında istediği kadar başarılı olsun, eksiktir, yarımdır.”

Kadın doğurmazsa da kadınlığını neden inkâr etmiş olsun!
Kadın doğurmayınca bilim, sanat, edebiyat, vs üretemiyor mu?

“Yarım” olmadığına dair kadın bilim adamlarını, büyükelçileri, sanatçıları tek tek sıralamayalım ama çarpıcı iki örnek verelim. 1985 doğumlu olması rağmen Harvard Üniversitesi’nin üye kulübünün tarihinde seçilmiş ilk Türk bilim insanı olan Canan Dağdeviren bir bilim insanı. Bu ünlü kulübe girmek için kendisi başvuru yapmadı, direkt olarak kulüp tarafından davet edildi. En önemli buluşu ise kalp yetmezliği çekenler için tasarladığı giyilebilir kalp pili.

Bir diğer örnek Recep Tayyip Erdoğan’ın duysa tebrik edeceği Gül Esin. 1933 yılında Türkiye’nin ilk kadın muhtarı seçilen Gül Esin, Aydın Çine ilçesi Karpuzlu Bucağı’nın muhtarlığını yaptığı dönemde kahvehanelerde kumar oynamayı yasaklamış, kız kaçırma olaylarını önlemiş ve nikah işlerini düzene sokmuştur. Bu davranışlarıyla da Atatürk tarafından ödüllendirilmiştir.

Tayyip Erdoğan’ın sözleri kadını koruyormuş gibiyse de aslında onu toplumsal yaşamdan çıkarıp erkeğin denetimine sokma amaçlıdır. Erdoğan ve iktidar bu konuda yalnız değildir. Bu sözler 1930’larda İtalya’nın ekonomik bunalım yaşadığında kadınların işlerinden ayrılmaları emrini veren faşist Mussolini’nin sözlerini çağrıştırıyor. O da benzer şu cümleleri söylemişti:

“Kadın boyun eğmelidir. Bir analiz gücü varsa da sentez gücü yoktur onun. Bazı kadınların günümüzde, bazı ekonomik zorlukların baskısıyla, evinin dışında çalışma durumuna düştüğünü biliyorum. Ama modern toplumda kadının gerçek yeri, geçmişte olduğu gibi aile ocağıdır.”

Erdoğan, “kadın anneliğiyle değerlidir” sözleri ile de kadının sadece doğurmak için varolduğunu ortaya koyuyor. “Kadının iş hayatındaki konumu onun anneliğini asla geriye atmamalıdır” diyerek aslında anne olduktan sonra kadının iş hayatından kopmasını öneriyor. Mussolini de anneliği korumak için kadınların iş yaşamından ayrı tutulması gerektiğini şu sözlerle savunuyordu:

“Devlet kurumları, eleman almak için açılacak sınavlarla ilgili ilanlarda kadınları dışarıda tutacak koşullar koymaya yetkilidirler. Kamu görevlerinde çalışan kadınların artışına karşı bir sınır belirlemek zorunludur.”

Benzer şekilde Erdoğan da “bir devletin en önemli görevi nedir? Neslin güvenliğidir” diyor. Mussolini’ye göre “günümüzde makina ve kadın, işsizliğin iki büyük nedenidir.”

Bakan Mehmet Şimşek de işsizliği kadınların iş aramasına bağlıyor. Hitler emperyalist amaçlarını yerine getirmek için doğum oranının artmasını savunmuş, kadının konumunu ev yaşamına indirgemişti.

Yukarıda annelik, işsizlik gibi konularda benzerlikler kurduğumuz durumlar görüldüğü gibi ülkemize özgü değildir. Kadının anneliğini, kaç çocuk yapacağını, iş yaşamını sorgulayan anlayış anlaşılacağı üzere toplumu ve devleti totaliter anlayışta yönetmek isteyen iktidarlarda görülmektedir. Kadının üzerinde denetim kurmak onun toplum ve iş yaşamında, anneliği üzerinde müdahalede bulunmakla olanaklıdır.

Dahası kadın 1930’larda Hitler’in, Mussolini’nin Avrupa’yı, SSCB’yi ele geçirmek, bugün ise Erdoğanların “Osmanlı bakiyesi” adını verdikleri Suriye, Irak gibi ülkelere yayılmak için “araç” olarak görülmektedir. Kadın emperyalist projelerde savaşacak nüfusun artmasını sağlayacak doğurgan bir canlıya indirgenmektedir. Ülke nüfusunun fazlalaşması diğer ülkelere avantaj olarak sergilemek istemektedirler. Her defasında “80 milyonluk büyük ülkeyiz” sözleri böbürlenme amaçlıdır.

Nüfusun artmasını savunanlar nüfus artınca kişi başına düşen gelirin azalacağını bilmiyorlar mı?

Biliyorlar ama “Allah rızkını verir” diyerek toplumun aklını uyuşturuyorlar ama kendi çocukları gemiciklerle oynuyor. “En az 3 çocuk” istemekle, “anne olun” demekle bu işler yürümüyor. Ülkemizi yönetenler bilime ilim olarak baktıkları için sosyoloji, ekonomi de bilmiyorlar. İşin içine “peygamberin hadisidir”, “dinin emridir” ifadelerini katmak da bir yere kadardır. Sanayileşme, kentleşme ile beraber doğum oranı düşer. Yaşam seviyesini artıran kadın daha azına razı olmak istemez.

Başka bir soru olarak da şunu soralım:

Peki çocuksuz iken “yarım” görenler kadınları anne iken “tam” görüyorlar mı?

Recep Tayyip “yaratılış gayesine ters düştüğü” için “kadın erkek eşitliğine inanmıyorum” demişti.

Bu açıklamaları yapanlar “ileri demokrasi” mi getirecek!

Şunu bilelim ki kadını özgür olmazsa erkek de özgür olamaz. Çocuğu yetiştiren öncelikle annedir. Kendine güven duymayan, yeteneklerinin keşfedilmesine, kendisini ifade etmesine, bilim, sanat, müzik, vs üretmesine izin verilmeyen kadının olduğu bir ülke geri kalır. Bu sebeple mesele erkekleri de ilgilendirmektedir. Kadının özgürlüğüne erkekler de önem vermelidir.

Erdoğanlar kadını aşağılayarak aslında sonlarını hızlandırıyor. Haziran ayaklanmasındaki gibi özgürlüğüne düşkün, Cumhuriyet’in kazanımlarıyla toplumsal hayatta rol alan kadın elbette bunları bir kenara yazmakta ve mücadele etmektedir. Bugün liselerde kızlı-erkekli laiklik, özgürlük, Cumhuriyet mücadelesi verilmektedir. Bu daha dip dalgadır.

 

 Tarihçi-yazar

Mustafa Solak

CEVAP VER